16 Şubat 2009 Pazartesi

"DÜNYANIN UĞULTUSU" - PAKİZE BARIŞTA

K Dergisi, sayı: 123, 06 Şubat 2009


Edebiyat ne soru sorar ne de cevap verir.
Bilinenin aksine, edebiyat aslında konuşmaz da. Dinler sadece, dinlediğini de aktarır sonra.
Edebiyatın dinlediği ve aktardığı, bir boşluğun dolduruluşudur yalnızca. İnsan, hep kendi boşluğunu doldurma çabasında olduğundan, kendi macerasını kendi yaratmak zorunda kalan bir canlıdır. Ve kendi doğumunun ebesi olarak, bu zorunlu varoluşunun çığlığını evrene salar. Edebiyat da, işte bu şaşkınlık sesini, bu bir tür huzursuzluk titreşimlerini dinleyerek, aksiseda olarak gönderir aynı insana. Bu süreç içinde edebiyat, aslında dinlediğini kendi meşrebine göre dönüştürerek ulaştırmış olur okuruna. Sanki ölümsüz olan tek şey edebiyattır bu anlamda; çığlığı, duyguya dönüştüren sadece edebiyattır çünkü.
Hikâyeleriyle tanıdığımız Behçet Çelik, ilk romanı Dünyanın Uğultusu’nda, çoğunluğun (kalabalığın) içindeki tekil kişinin çeşitli kader ortaklıklarına dokunuyor adeta.
Homo sociologicus, mademki bir insani ortaklıktır; o zaman edebiyat da, bu ortaklığın derinlerine doğru ilerleyip –pek çok yazarda olduğu gibi-, Behçet Çelik’in kalemi aracılığıyla da, bu ortaklığın sırlarından birini ifşa edebilir: “İnsanlar eşit diyenler haklardan, özgürlüklerden söz ediyorlardı, en büyük eşitlik aynı acıyla kavrulmanın ortaklığıydı.”
Edebiyata göre bir insanlık ortaklığıdır bu.
Behçet Çelik dünyanın fiziğinden, sistemin kimyasına, toplumun sınıfsal payandalarına; bireyin garanticiliğinin aslında garantilerini nasıl yok ettiğine kadar uzanan kapsayıcı bir uğultuyu, edebi bir lezzetle önümüze koyuyor romanında; hem de oldukça şaşırtıcı bir sosyo-ekonomik ve psikolojik çalkalanmayla birlikte. Uğultunun içindeki duyulur duyulmaz müzikaliteyi de incelikle edebileştiriyor aynı zamanda.
Romanın başkahramanı Ahmet, bilgisine, işine gücüne güvenen, sınıf atlama değilse de, yükselme hevesi taşıyan bir küçük burjuvadır. Ekonomik kriz nedeniyle işinden kovulduğunda ortada kalır; bu hiç beklemediği durum, önce belli bir sükûnetle karşıladığı, sonraları iç kaosa dönüşen bir ruhi hal olacaktır onun için.
“Bütün kargaşalar doğaldı, azdı hatta. Bunca insanın çoktan birbirini yemesi gerekirdi, gene iyi kötü bir düzen tutturmuştu dünya –savaşı, açlığı, yokluğuyla. Üniversitede aldığı derslerde anlatılanlar buydu belki de. İyi kötü bu düzenin nasıl tuttuğunu, bunu tutturan asli yapıştırıcının, paranın bunu sağladığını anlatmaya çalışıyordu hocaları.”
Dünya, para, işsizlik, bir türlü tutturulamayan aşklar, kendine yabancılaşmanın sonucu güvensizlik ve uğultu... Behçet Çelik, daha önceki yazılarında bize ilettiği şifreleri, Dünyanın Uğultusu’nda oldukça açıyor; artık bir roman yapısı var karşımızda zira. Çatışmalardan ortaya çıkan titreşimlerin duygusal sonuçlarını daha da netleştiren, kristalize eden bir edebi mimariye sahip Dünyanın Uğultusu.
“İster inan, ister inanma. Aynı nehre bir daha girilir. Bir daha yanıp tutuşulur. Daha önce yaşananlar görmezden gelinir, geceler boyu kaçan uykular, kurgular, kuruntular… Hiçbir uğultu çalınmaz kulağa –sadece kalbin ritmi.”
Behçet Çelik’in kalemi, bir başka okumayla uğultuyla uğultusuzluk arasında gidip geliyor bana göre. Yazarın huzursuzluğu kimi zaman büyük bir uğultuya dönüşüyor ve sistemi sorguluyor, kimi zaman da kahramanlarıyla o kadar buluşuyor ve o kadar iyi anlaşıyor ki, kendi boşluğunu edebiyatla dolduruyor; başka çaresi de yok zaten –aslında bu hepimiz için geçerli ya-.
Dünyanın Uğultusu, hayatı çok yönlü kapsayıcılığıyla modern Türk edebiyatında kalıcı olmaya aday bir roman bence. Manalar arasında her türlü mülkiyetin –duygusal olanlar da dahil- açığa çıkarıldığı ve aynı zamanda varoluşun da net olarak tanımlandığı bir edebi altçizme uğultusu Çelik’in romanı.
Yazarın mesajı çok açık aslında: “Korku dolu bir şeydi dünyada olmak.”
Behçet Çelik, romanını Cambaz’a ithaf etmiş. Cambaz, Oktay Rifat’ın o muhteşem şiiri; insana hayatı, varoluşu içiyle dışıyla işaretleyerek kavratan bir söylem. Behçet Çelik, bu şiirin satıraralarında yol almış adeta uğultusunda: “Sen eşikte, kedi ağaçta, bulut/ Damda; gök, yarısı yeşil, yarısı/ Sarı, iner denize, başlar oyun./ Hayvanlarım çıkar önce, üstü fil,/ Altı kurt; değişir: balıkla geyik./ Kısarım gündüzümü; bir yarım ay,/ Bir yıldız çadırı geceye dönük./ Sallanırım son ışık trapezinde,/ Bir doğu, bir batı: Korkunç Perende./ Büyü gecem büyü, büyü gittikçe,/ Gittikçe daha yoğun.
Dünyanın Uğultusu, sakin ama edebi örgüsü içinde duygunun birçok halinin karşılaştığı –acıdan tevekküle- şiirsel bir yapıya sahip. Romanda zaman duruyor bazen, hatta donuyor; ama bazen de kıvrak bir edebi çalımla doludizgin uzaklaşıyor insandan. Romanda bir kahve falı pasajı var ki; hem Oktay Rifat’ın şiirinin hayat taklaları içindeki harekete uymaya çalışan, hem de zamanın bu iki halini Ahmet’in hayatını deşifre edercesine okuyan bir bölüm bu: ““İşsizliğin de senin seçimin. İş de senin önünde bir engeldi. Bu yüzden işsizsin. Bu yüzden özgürsün. İçindekinin seçimi bu, unutma. (...) Hep şaşırmışsın hayatın boyunca, başkalarının nasıl olup bir fikrin, bir liderin, bir kadının ya da erkeğin peşinden gidebiliyorlar diye. Gidemeyişlerin bundandı senin.”
Behçet Çelik, bu romanıyla hayatımızı aydınlatmaya çalışıyor adeta; ama bu aydınlatma oldukça acılı.

DÜNYANIN UĞULTUSU VESİLESİYLE BİRKAÇ SÖZ - ERTUĞRUL AKGÜN

BirGün, 16 Şubat 2009

Marx’tan uzun ve “ilahi” bir alıntıyla başlayalım. Şöyle diyor Marx: “Makineler, yeni uygulandıkları yerlerde kol işçilerini yığınlar halinde sokaklara dökerek ve makinelerin geliştirildikleri yetkinleştirildikleri ve yerlerine daha üretken makinelerin konulduğu yerlerde ise işçileri daha küçük yığınlar halinde işlerinden ederek, aynı sonuçları yaratır.” Ve şöyle devam ediyor “kutsal” metnine Marx: “Bu savaşın şöyle bir özelliği vardır: Bu savaşta, çarpışmalar, işçi ordusunun askere alınmasından çok, terhis edilmesiyle kazanılır. Generaller; yani kapitalistler, kim daha çok sanayi erine yol verecek diye aralarında yarışırlar.”[1]Genç nüfusunun yarıdan çoğunun resmi istatistiklere göre bile işsizlikle boğuştuğu bir ülkede, işsizliğin en temel ve yakıcı iktisadi sorunların başında geldiği hususu, vicdan sahibi tüm sosyal bilimcilerin kabulüdür. Öteki taraftan, gittikçe istihdam yaratma kapasitesini yitiren, iktisadi büyüme ile istihdam arasındaki korelasyonu tersine çeviren kapitalist sistem yıkılmadığı sürece, işsizliğin “gelecek zamanlarda” da en temel sorunlardan biri olacağını ifade etmek kehanet olmasa gerek. Ne var ki; bu realiteye rağmen, her ne hikmetse işsizlik gibi sahici bir sorun bilhassa 1980’den sonra ivme kazanan post-modernizm nedeniyle edebiyatta, romanda hak ettiği yeri bulamıyor. Artık edebiyatçılarımız hiç kimsenin kurmadığı “ilginç” cümleler kurmayı ya da hiç kimsenin bul(a)madığı! mistik temalar işlemeyi yaratıcılık olarak telakki ediyor.Sait Faik’in sıradan adalı, Orhan Kemal’in işçi, Yaşar Kemal’in köylü kahramanları ıssız köşelerinde terk edilmişliğin acısını yaşıyorlar ve umutla bekliyorlar tekrardan hatırlanacakları günleri. Şimdilerde, edebiyatta en başta da romanda sıradan ve sahici işçi, köylü, devrimci karakterlerin yerini umudunu yitirmiş, bir varoluş bunalımı içinde oradan oraya savrulan sentetik karakterler alırken; roman çubuğu madunlardan ve onların yaşamından, acılarından, üst sınıfların yaşamına, hazlarına büküyor. Toplumun elleri nasırlı, paçaları çamurlu çoğunluğu, uçağa atlayıp bir öğlen sevişmesi için kilometrelerce mesafe kateden karakterlerin gölgesi altında eziliyor. Demem o ki; sınıfsal pusulasını şaşıran, kendi kardeşlerinin ayağına kurşun sıkan “kara yüzlü” roman yıkıcı ve kurucu olma, umudu inşa etme misyonunu post-modern ellerde kaybetti.Sanırım meramımı Ahmet Oktay’dan nakledeceğim şu cümleleri iyi açıklar: “Bir zamanlar romancılarımız, öykücülerimiz “örfi idare” günlerinde bile Medarı Maişet Motoru (1944) gibi kuşku uyandırıcı adlarla kitap yayınlar, yeri düştüğünde bir gelecek ve bir dünya tasavvurları olduğunu gösterirlerdi” dedikten sonra Oktay Sait Faik’in Şahmerdan öyküsünden şu cümleleri naklediyor: “Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açlıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı, hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Bırakın beni harpler. Kadınlar… Çocuklar… Açlar… Deliler… Yürümek. Şoseden ayrılan yoldan cennete doğru yürümeye bırakın” ve yine devamla Faik’in Havada Bulut öyküsünden aktarıyor Oktay: “Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya. İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya. Kafanın, kolun çalışabildiği zaman muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya.”[2] Bir de yakın zamanlarda yayınlanan bir romandan bakalım dünyaya. Yazar, “devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” ve “ruhuma bir hayat yakıştıramadım”[3] diyor. Çok fazla lakırdıya gerek bırakmayan, bu iki alıntı arasındaki farkın romanımızın serancamını iyi özetlediği kanaatindeyim.
İŞSİZLİK ÜZERİNE BİR ROMAN
Bu kısa ve kaba girişten sonra, gelelim yazının konusuna yani Behçet Çelik’in Kanat Yayınları’ndan çıkan ‘Dünyanın Uğultusu’ adlı romanına. Gerçek hayatın dertlerinden kopmanın, “efsunlu” cümleler kurmanın, marjinal hayatları anlatmanın yaratıcılık ve edebiyat sanıldığı bir iklimde işsizlik ilgili bir roman kaleme almış Çelik. Sadece bu yönüyle bile Çelik’in romanının takdire şayan olduğunu ifade edebilirim.1980 sonrasının yükselen kuşağı yuppilerin; genç, başarılı ve yakışıklı, kendine güveni sonsuz, sınıfsal anlamda çarpık bilince sahip “beyaz Türklerin” ilk karşılaştığı şok olan 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri sonrasında sarsılan hayatlarını ve liberal felsefi itikadlarını, romanın ana kahramanı Ahmet vasıtasıyla mercek altına almış yazar. İşsizlikten, işsiz kalanların çareyi sistemin işsizler için ürettiği mekanizma içinde aramasına kadar; işsizlik ve yan tesirlerini, işsizlik ve yan yaşamlarını masaya yatıran yazar, geniş bir pencereden bakıyor işsizliğe ama bu geniş bakış, bu çok şey anlatma kaygısı yazarın ayrıntılı bir biçimde işsizliğin kuşatıcı psikolojisi, işsizliğin uğultusunun içten içe insanları kemirmesi üzerine odaklanmasını engelliyor. Gerçi haksızlık etmeyeyim, işsizliği ertelediği şeyleri yapmanın bir fırsatı olarak gören Ahmet’in nasıl zamanla hiçbir şey yapamaz olduğuna, işsizlik sorununu çözmeden adım bile atamamasına yazar “İlk başlarda dinlenirim sanıyordum ama anladım ki dinlenilmiyormuş. Yorucu bile oluyormuş işsizlik. Hiç iş bulamazsam diye korkuyorum.”[4] cümleleriyle elbette işaret etmiş. Ama yazar işsizliğin bu yok edici psikolojisi üzerine yoğunlaşmak yerine başka meseleler etrafında daha çok gezinmiş.Kriz sonucu işten atılan Ahmet işiyle beraber hayatın her alanındaki o eski başarısını, hayata olan güvenini kaybediyor. İşlerini ve aşklarını kaybedenleri hiç de Sertab Erener’in, "Yeni bir aşk yeni bir iş/ Yine gülecek bir neden lazım/ Yeni bir haber yeni bir kader/ Bunlar için bana şans lazım/ Yeni bir duruş yeni dokunuş/ Tek tek keşfetmem lazım/ Yeni bir hayat gerisi bayat/ Kendime yeni bir ben lazım," biçimindeki şarkı sözlerinde dile getirdiği türden bir hayatın beklemediğini gösteriyor yazar. Erener’in vazettiği liberal safsatanın hilafına hayatın bize yeni bir iş ve yeni bir aşk sunmayacak kadar acımasız olduğunu gösteren yazar, bu bakımdan hayatın sonsuz fırsatlarla dolu olduğunu vazeden liberal safsatanın da ipliğini pazara çıkarıyor. Kapitalizme karşı örgütlenme, direnme ve mücadele etme azmini kıran, halkların afyonu bu liberal safsatalar yeni bir “ben”in kapitalist sistemin aşılması yoluyla yaratabileceği ve insanların kendilerini özgürce ancak sosyalist bir sistemde gerçekleştirebilecekleri olgusunu gözden ırak tutmaya çalışmaktadır. İşini, eşini değiştirerek, ancak yeni bir “ben” yaratabileceğini zannedenlerin, liberalizmin “yeni” söyleminin iğvasına kapılanların yaratacağı “ben”; kapitalizm koşullarında, eşitsizlikçi sistem var olduğu sürece eskisini de aratan bir “ben” olacaktır. Yazar yalnızca işsizlerin değil, kapitalist sistem koşullarında iş sahibi olan “şanslıların” aslında sıradanlaşan ve yabancılaşan yaşamlarını da anlatıyor. Fakat edebi eserin niteliğinin hayattan kopukluğu, umuda dair doğrudan “mesaj” verme kaygısından uzaklığı ile ölçüldüğü bir paradigmanın hâkim olduğu koşullarda yazar da, kaba olma endişesiyle olsa gerek tüm bu yaşananların müsebbibinin kapitalizm olduğu mesajını vermekten imtina ediyor ya da böyle bir kaygısı yok. Oysa ki, her açıdan metnin içinde olmalı yazar, metne dışarıdan bakmamalı. Ahmet Mithat Efendi gibi araya girip, okuyucuya doğrudan akıl versin de demiyorum ama eserin edebi niteliğine halel getirir kaygısıyla didaktik olmaktan da imtina etmemeli yazar. Metni okuduğunda okuyucu bir “mesaj” almalı ya da bir mesajı tartışabilmeli. Olayların izleyicisi olmak yerine öyle ya da böyle mesajın öznesi ve nesnesi haline gelmeli.Bu babta, tüm karakterlerine eleştirel bir mesafeden yaklaşan, yaşananların fotoğrafını çekmekle yetinen Çelik’in de nerede durduğunu, kimin yanında saf tuttuğunu, alternatif olarak ne önerdiğini işin aslı okuyucu merak ediyor. Bu yönüyle bir umuda işaret etmeyen yazar, kapitalizmin insanların kendilerini gerçekleştirmelerinin, erdemli ve mutlu bir hayat sürmelerinin önündeki en büyük engel olma rolünü ıskalıyor. Sözgelimi şöyle dedirtiyor yazar: “İnsanlar çocuk büyütüyorlar, hesapta diye geçirdi içinden. Bakıcıların geçirdiği zaman daha çok anne babalardan. Ne anladım ben böyle çocuk yetiştirmekten? Yahu bir yeri doğru, mantıklı olsun şu hayatın.”[5] Fikrim odur ki; bu durum hayatın mantıksızlığından daha çok Nâzım’ın ‘Büyük İnsanlık’ şiirindeki şu, "Büyük insanlık sekizinde işe gider/ yirmisinde evlenir/ kırkında ölür/ büyük insanlık," dizeleriyle çok iyi resmettiği kapitalist sistemin insanlığa reva gördüğü bir hayatın sonucudur.Her şeyin gözümüzün önünden bir film şeridi gibi akıp geçtiği bu romanda, karakterlerin hepsi gündelik hayatımızda rastlayacağımız kadar sahici. Fakat yine de bir şeylerin eksikliği hissediliyor bu romanda. Karakterler eklektik, sanki zoraki olarak yan yana duruyorlar. Hrant Dink, bir yazısında iyi bir yemeğin asal unsurunun malzemeleri bir araya getirmek değil, anne sevgisi olduğunu söyler. Kapitalizmin hayatlarımız üzerindeki etkilerini yeterince sorgulamayan, umuda dikkat çekmeyen yazar bu anlamıyla bir şeyleri yarım bırakmış. Yani Nâzım’ın yukarıdaki şiirinin sonundaki “ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor” şeklindeki dizeler eksik bu romanda.
SON SÖZ YERİNE
Her ne kadar Yıldız Ecevit realizmin romanımızın “baş belası” olduğunu ifade etse de, Tanzimat romanından intikal eden “romantik” ve dramatik kalıpların etkisinden romanımız bir türlü kurtulamamıştır. Bu zaviyeden bakıldığında, işsizlik gibi yakıcı ve gerçek bir olguyu işlerken dahi Çelik’in de maalesef aynı anlayışla malûl olduğu görülebilir. Kanaatimce romanın ana kahramanı Ahmet’in Aslı ve Aynur ile tesadüfi karşılaşmaları, esasında romanın gerçekçiliğini deforme ediyor. Daha doğrusu işsizliğin farklı boyutlarını ifşa etmek için romana monte edilen, tabiri caizse gözümüze sokulan bu “romantik” tesadüfler romanın ritmine pek uygun düşmemiş. Bir de son dönem sola eleştirel ama uzaktan ve yukarıdan bakan âkil adam pozisyonundan sıyrılamayan yazar, sınıf kavramından kopmayı edebiyat sayan post-modern egemen ideolojik iklimin etkisi altında kalarak, şöyle Kürt meselesi dolayımıyla kimlik meselesine bir dokunuvererek, yapıtının “edebi değerini” artırmaya çalışmış. Ama ne olursa olsun, gerek karakter gerekse de tema seçimi itibarıyla yazarın son dönem Türkiye edebiyatının bağrında mütevazı bir gedik açtığını da vurgulamakta fayda var. Umarım yazarın açtığı bu gedik edebiyatın doğrultusunu değiştirmesi açısından bir katalizör işlevi görür.

1 Karl Marx, ‘Ücretli Emek ve Sermaye’, Sol Yayınları, Ankara 1999, sf 49.
2 Ahmet Oktay, ‘Romanımıza Ne Oldu?’, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, sf. 12.
3 Murat Uyurkulak, ‘Tol’, Metis Yayınları, İstanbul 2003, sf11.
4 Behçet Çelik, ‘Dünyanın Uğultusu’, Kanat Yayınları, İstanbul 2009, sf. 64.
5 Çelik, a.g.e., sf. 79.

8 Şubat 2009 Pazar

KAPİTALİST DÜNYANIN HUZURSUZLUĞU: DÜNYANIN UĞULTUSU - SİBEL ORAL


Taraf, 8 Şubat 2009


Hikâyeci olarak tanıdığımız 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi Behçet Çelik'in ilk romanı Dünyanın Uğultusu Kanat Kitap tarafından yayımlandı.Süssüz, yalın anlatımı ve temiz bir Türkçe ile hikâyelerinde olduğu gibi bu ilk romanında da derinde olana kulak kabartan Behçet Çelik kapitalizmin dişli çarkları arasında "kıpırtısız", "yaşamasız" kalan insanların yaşadıkları ama aslında bir yandan da direndikleri huzursuz bir dünyayı resmediyor. Taşra ile şehir arasında kalmış olan Ahmet'in iki kadın arasında erkek kaygıları baskın gibi görünse de, sosyo ekonomik koşulları, koşulsuzlukları, aidiyetleri, toplum içerisindeki duruşları ve dünyayı algılayışları açısından ele aldığımızda, iki kadın arasında kalmaktan çok, iki dünya arasında kalmış olduğunu açıkça görüyoruz. Eşit acıları, kıpırtısızlıkları, işsizliği, paranın gücünü, huzursuzluğu ve yaşamasızlığı bunalım uçurumundan çekivererek sade, akıcı bir dille aktaran Behçet Çelik'le ilk romanı Dünyanın Uğultusu hakkında konuştuk.
Dünyanın Uğultusu’na dek hep hikâye yazdınız. Hikâyeden romana geçmenizi tetikleyen bir şey oldu mu yoksa süreç doğal mı gelişti?
* Dünyanın Uğultusu’nun arka planındaki ruh halini yazmak epeydir aklımdaydı. Bir önceki kitabım Gün Ortasında Arzu’nun ilk bölümündeki gibi birbiriyle ilişkili hikâyelerden oluşabileceğini düşünüyordum. Başlarda roman fikri yoktu. Roman yazmak için geniş zamanlar gerektiğini düşünüyordum. Konu kafamda olgunlaştıkça hikâyenin uygun form olmadığını anladım. O günlerde bir arkadaşımın beni roman konusunda “tetiklediğini” söyleyebilirim, yazabileceğim konusunda beni cesaretlendirdi. Kalemle kâğıdı elime alıp başladığımda roman olmasına karar vermiştim.
Ben yazar ile kahramanları arasında mutlak derin bir bağ olduğunu düşünüyorum. Zaten hikâyelerin yaratım sürecinde şüphesiz aynı yastığa baş koyuyor ve belki kaldırımda yan yana yürüyorsunuz. Sizin hikâyelerinizdeki kahramanlarınızla aranız nasıl?
* Severim onları, en azından anlarım. Onları yapmak istemeyecekleri şeyleri yapmaya zorlamam. Hoş zorlasam da yapmazlar ya, yapamazlar. Pek yargıladığım da söylenemez. Galiba onları anladığımı hissettiren bir dille hikâyeleri kaleme aldığım için, okuyanlar da çok acımasız yargılarda bulunmuyorlar. Kahramanların sessizliklerinin bazen çıldırtıcı olabildiğini söyleyenler oluyor. Geveze olacaklarına sessiz sedasız tutum almalarından hoşnutum.
Halen editörü olduğunuz Virgül dergisinde Vüs’at O. Bener’in Dost – Yaşamasız kitabı için yazdığınız ‘Hayırlı Boşluk’ başlıklı yazıda; “Bener’in hikâye kahramanlarında, insanların iç dünyalarındaki yoksulluğu örtmek için yaratıp inandıkları süslü örtüler bulunmaz” diyorsunuz. Benzer bir durumun sizin kahramanlarınız için de geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?
* Bu süslü örtüleri kaldırmayı seviyorum, daha doğrusu, örtülerin süslü olduğunu ya da bir örtü olduğunu göstermeyi. Örtünün altında ne olduğunu pek belirtmeden, bazen örtünün altındakileri sezdirerek, örtünün her zaman örtmeyi başaramadığının altını çizmek istiyorum. Sadece iç dünyalarımızdaki yoksullukları örten süslü örtüler değil sözünü ettiğim, gündelik hayatlarımız, ilişkilerimiz de örtülerle dolu. Sevgi sözcüklerimizden saygı duruşlarımıza, sessizliklerimizden gevezeliklerimize pek çok şey daha alttaki, daha sahici olanların üzerini örtüyor. Dipte kaynayıp duranların üzerini ancak taştığı zaman görebileceğimiz mekanizmalarla örtmüş durumdayız. Taşma anını değil, daha öncesini, ama bir şeylerin kaynayıp durduğunu da hissettirerek yazmaya çalışıyorum.
Sizin hikâyeleriniz sanki hiç sonlanmıyor gibi. Bir sonraki kitabınızda ya da başka bir sayfada sürecekmiş hissi veriyor. Belki çok gerçek, gündelik hayatın ve kaygıların derinine girdiği için bitmiyor ve sanki devamı okurda sürüyor gibi...
* Her şeyin anlatıcı tarafından bilindiği, her şeyin apaçık anlatıldığı metinler yerine okurun daha az edilgen olduğu hikâyeleri seviyorum. Okurun bir bulmacayı çözmesini istiyor değilim ama, algı kapılarımızın daha açık olmasının bir yolu da edebiyat gibi görünüyor bana. Önceki soruda dediğim gibi, derinde olana kulak kabartmayı önemsiyorum. Bu tarz biraz da böyle bir kaygının sonucu.
Romanınızdaki ekonomik krizle günümüzde yaşanan ekonomik krizin aynı döneme denk gelmesi için bir tesadüf diyebilir miyiz?
* Bir yanıyla tesadüf; romanı yayınevine geçen sene Mart’ta teslim etmiştim, kriz ise sonbaharda dünyayı etkilemeye başladı. Ama bir yanıyla tesadüf değil, birazcık Marksizm okumuş olanlar, kapitalizmin periyodik olarak benzer krizler yaşayacağını bilirler. Toplumsal arka planında ekonomik kriz bulunan bir roman da bir zaman sonra bir ekonomik krize tesadüf edecektir. Romanın arka planında krizin bulunmasının nedeni kriz zamanlarıyla normal zamanların birbirinden hem çok farklı, hem de bir hayli aynı olduğunu göstermek istemem. Kriz zamanlarıyla normal dediğimiz zamanların birbirini koşulladıklarını düşünüyorum. Normal dediğimiz zamanlar gerçekten normal olsa, bunları krizler izlemez. Normal olan bir kriz hali esasında; ama biz bunun farkına nadiren varıyoruz.
Ahmet işsizliğinin ilk gününde şehirle yeniden tanışıyor sanki. Oysa geçmişinde taşradan gelmiş ve şehrin renklerine karışmayı öğrencilik yıllarında çoktan kafasına koymuş biri olarak görüyoruz. Sanki arada bir yerde kalmış gibi.
* Ahmet işsiz kalmadan önce on beş yıl, belki daha da fazla bir süre çalışmış biri. Çalıştığı yıllar boyunca aynı şehirde yaşamış olsa da, hafta içi gündüzleri şehrin neye benzediğini unutmuş, haftasonlarında ya da akşamları gittiği yerler de başka yerler olmuş. Dolayısıyla işsiz günlerini geçirdiği şehir onun o çok iyi bildiği şehir değil. İşsizlik, ekonomik olduğu kadar toplumsal ve psikolojik yeni durumlara neden oluyor. Daha tasarruflu yaşaması gerekiyor, biraz bunun sonucu olarak, biraz da çalışmıyor olmanın ve geleceğe eskisi kadar güven içerisinde bakamamanın sonucunda daha ürkek, daha çekingen oluyor. Haklısınız; yıllar boyunca alıştığı koşullarla, bir gün kendini içerisinde bulduğu, alışması gereken yeni koşullar arasında bir yerlerde kalıyor.
Ayla ve Aynur’la karşılaşması sanki onu daha erkek kaygılara ve arayışlara yöneltiyor. İşsizliğinin ilk günlerinde kendine dair kaybettiği zamanla yüzleşmeyi ve belki o kıpırtısızlığı yenmeyi deneyecekti ama olmadı ya da başka bir türlüsü oldu.
* Ahmet’i tipik bir beyaz yakalı olarak kurgulamadım. Birçok yönüyle tipik özellikleri olmasına karşın, ayrıksı yanları da olan biri. Ayrıksı yanlarının onu daha sahici kılacağını düşündüm. Özellikle kırkına geldiği halde evlenmemiş olması ona ilişkin ipuçları veriyor. Arkadaşlarının girdiği döngüye girmemiş, ayak diremiş gibi, ama bir yandan da sürüden ayrı olmanın sıkıntılarını da hissetmeye başlamış. İşsiz kalmadan önce de dengesi bir parça bozulmuş. İlişkisini sürdürememiş, iş hayatının kuralları canına tak etmeye başlamış... İşsizlik onda eski zamanlarına dönmüşlük hissi uyandırıyor. Parası olmasa da, gündelik hayatın sıkıcı döngüsünden kurtuluyor, aylaklığı tadıyor. Yıllar önce içerisinde kendini mutlu hissettiği kalıpları, eski ilişki biçimlerini yeniden yaşayabileceğini umuyor. Bunlar ona başlarda iyi de geliyor. Ne var ki, Ahmet Marx okumadığı için tarihin tekerrür edebileceğini, ama bunun ilkinde trajedi ikincisinde komedi olacağını öngöremiyor.
Ayla ile Aynur’un aidiyetleri, toplum içerisindeki duruşları ve dünyayı algılayışları birbirinden çok uzak ve ters. Ahmet’in ortada kaldığı durum iki kadının ortasında kalmaktan çok başka bir şey değil mi?
* Çok haklısınız. O iki kadın Ahmet’in iki ayrı dünyasına hitap ediyor. Biri, arkadaşlarıyla benzeştiği tipik yanına, öbürü onlardan ayrıldığı ayrıksı yanına. Bulunduğu noktada her iki dünyaya da uzak üstelik. Bir ayağı içeride bir ayağı dışarıda olan kişi aslında ne içeridedir ne dışarıda. Ne var ki çoğu zaman içeridekiler içeride sanır, dışarıdakiler dışarıda. Ahmet de arada kalmışlık duygusu içerisinde bir zaman sonra ayaklarını bastığı zeminden bile emin olamamaya başlıyor. Bedeni dışında bir yol göstericisi kalmıyor, bedenin çağrısıyla, arzularıyla hareket etmeye kalkıyor. Arzularımızın da bizden önce belirlendiğini unutmamak gerek. Kendimizle sahici bir ilişkimiz yoksa bedenimizin çağrısının sahici bir yol gösterici olduğunu söyleyebilir miyiz?
Aynur yer yer Ahmet’in romandaki baskınlığını ele geçiriyor sanki...
* Roman üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılıyor. Bununla birlikte, Ahmet’e çok yakın, onun omuz başından anlatılıyor. Kimi bölümlerdeyse Aynur’un omuz başına atlayıp onun gözünden bakıyoruz. Dolayısıyla Aynur da romanın bir başka önemli kişisi, diyebiliriz. Onun baktığı açı olmadan, sadece Ahmet’in baktığı yerlerden baktığımızda dünyanın uğultusunu işitsek de bir şeye benzetemeyiz sanırım. Ahmet’in aklıyla, zekâsıyla kavramaya çalıştığı şeyleri Aynur, biraz öfkeli de olsa, hisleriyle tartıyor. Dünyanın gidişinin akıldışı olduğunu baştan görmüş çünkü.
Az önce “Kahramanların sessizliklerinin bazen çıldırtıcı olabildiğini söyleyenler oluyor.” dediniz. Ben bunu Aynur’da hissettim. Tuhaf bir sessizlik vardı onda...
* Ahmet’in nispeten geveze bir zihni var. Dediğim gibi, aklıyla ölçüp biçmeye çalışıyor olup bitenleri. Aynur akıldışının hâkim olduğunu çoktan görmüş. Sessizliği bundan. Anlamaya çalışmak, çözümlemek yerine hislerine güveniyor. Bu onu daha sahici ve sağlam yapıyor – daha mutlu değil. Ama onun mutlu olmak gibi bir beklentisi de yok. Başkalarının mutluluk sandığı şeyin kötü bir karikatür olduğunu iyi biliyor.
Dünyanın Uğultusu için kapitalist sistemi, kadın erkek ilişkilerini, eski dostlukların özlemini, birey olarak kadını ve erkeğin huzursuzluğunu sorgusuz, yargısız ve yanıtsız aktarıyor diyebilir miyiz?
* Kapitalizmin insan türüne verdiği en büyük zarar, her şeyin bir değişim değeri olduğuna ilişkin ideolojiyi yaygınlaştırmış ve bunun aksinin imkânsız olduğunu kabul ettirmiş olması. Değil aşk ilişkileri, aile ilişkileri bile “yürek titreten duygu dolu peçesi yırtılmış ve düz para ilişkisine indirgenmiş” durumda. Kendimizi bile ancak para ediyorsak, ettiğimize inanıyorsak seviyoruz! Yaşanan ekonomik krizin nedeni sadece gayrimenkul ve türev piyasalarındaki değişimler midir? Gezegenin kendisi dâhil, her şeyin alınır satılır olduğuna her geçen gün daha çok inanıyor olmamızın hiç mi etkisi yok bunda? Böyle bir algı hâkimken kadınla erkeğin huzurlu ilişkileri ne ölçüde mümkün olabilir? Kuşkusuz, Dünyanın Uğultusu bu soruları sormayı ya da yanıtlamayı amaçlamıyor. Böyle bir dünyada yaşayan birkaç kişinin neyi nasıl algıladıklarını, ruh hallerinin nice olduğunu görmeye çalıştığı söylenebilir.
Tüm bu iç ve dış huzursuzluklara rağmen roman bir bunalım romanı değil. Huzursuzluklar bile dimdik ayakta. Bu durum karakterlerin gücünden mi kaynaklanıyor yoksa sadece sizin bakış açınızdan mı?
* Karakterlerle bir ilgisi olabilir bunun. Ahmet’in bütün şapşallıklarının yanında kendine yöneldiğinde bir hayli alaycı olabilen zekâsıyla, Aynur’un olup bitenlere bir parça dışarıdan bakabilmesine imkân tanıyan aidiyetsizliği bunda etkili olmuş olabilir. Bunlar olmasaydı kendilerini her an her yerde mağdur hisseden bunalımlı tipler olup çıkabilirlerdi.

25 Ocak 2009 Pazar

BEHÇET ÇELİK'İN İLK ROMANI: DÜNYANIN UĞULTUSU - PAKİZE BARIŞTA


Taraf, 25.01.2009

Edebiyat ne soru sorar ne de cevap verir.
Bilinenin aksine, edebiyat aslında konuşmaz da. Dinler sadece, dinlediğini de aktarır sonra.
Edebiyatın dinlediği ve aktardığı, bir boşluğun dolduruluşudur yalnızca. İnsan, hep kendi boşluğunu doldurma çabasında olduğundan, kendi macerasını kendi yaratmak zorunda kalan bir canlıdır. Ve kendi doğumunun ebesi olarak, bu zorunlu varoluşunun çığlığını evrene salar. Edebiyat da, işte bu şaşkınlık sesini, bu bir tür huzursuzluk titreşimlerini dinleyerek, aksiseda olarak gönderir aynı insana. Bu süreç içinde edebiyat, aslında dinlediğini kendi meşrebine göre dönüştürerek ulaştırmış olur okuruna. Sanki ölümsüz olan tek şey edebiyattır bu anlamda; çığlığı, duyguya dönüştüren sadece edebiyattır çünkü.
Hikâyeleriyle tanıdığımız Behçet Çelik, ilk romanı Dünyanın Uğultusu’nda, çoğunluğun (kalabalığın) içindeki tekil kişinin çeşitli kader ortaklıklarına dokunuyor adeta.
Homo sociologicus, mademki bir insani ortaklıktır; o zaman edebiyat da, bu ortaklığın derinlerine doğru ilerleyip –pek çok yazarda olduğu gibi–, Behçet Çelik’in kalemi aracılığıyla da, bu ortaklığın sırlarından birini ifşa edebilir: “İnsanlar eşit diyenler haklardan, özgürlüklerden söz ediyorlardı, en büyük eşitlik aynı acıyla kavrulmanın ortaklığıydı.”
Edebiyata göre bir insanlık ortaklığıdır bu.
Behçet Çelik dünyanın fiziğinden, sistemin kimyasına, toplumun sınıfsal payandalarına; bireyin garanticiliğinin aslında garantilerini nasıl yok ettiğine kadar uzanan kapsayıcı bir uğultuyu, edebi bir lezzetle önümüze koyuyor romanında; hem de oldukça şaşırtıcı bir sosyo-ekonomik ve psikolojik çalkalanmayla birlikte. Uğultunun içindeki duyulur duyulmaz müzikaliteyi de incelikle edebileştiriyor aynı zamanda.
Romanın başkahramanı Ahmet, bilgisine, işine gücüne güvenen, sınıf atlama değilse de, yükselme hevesi taşıyan bir küçük burjuvadır. Ekonomik kriz nedeniyle işinden kovulduğunda ortada kalır; bu hiç beklemediği durum, önce belli bir sükûnetle karşıladığı, sonraları iç kaosa dönüşen bir ruhi hal olacaktır onun için.
“Bütün kargaşalar doğaldı, azdı hatta. Bunca insanın çoktan birbirini yemesi gerekirdi, gene iyi kötü bir düzen tutturmuştu dünya –savaşı, açlığı, yokluğuyla. Üniversitede aldığı derslerde anlatılanlar buydu belki de. İyi kötü bu düzenin nasıl tuttuğunu, bunu tutturan asli yapıştırıcının, paranın bunu sağladığını anlatmaya çalışıyordu hocaları.”
Dünya, para, işsizlik, bir türlü tutturulamayan aşklar, kendine yabancılaşmanın sonucu güvensizlik ve uğultu... Behçet Çelik, daha önceki yazılarında bize ilettiği şifreleri, Dünyanın Uğultusu’nda oldukça açıyor; artık bir roman yapısı var karşımızda zira. Çatışmalardan ortaya çıkan titreşimlerin duygusal sonuçlarını daha da netleştiren, kristalize eden bir edebi mimariye sahip Dünyanın Uğultusu.
“İster inan, ister inanma. Aynı nehre bir daha girilir. Bir daha yanıp tutuşulur. Daha önce yaşananlar görmezden gelinir, geceler boyu kaçan uykular, kurgular, kuruntular… Hiçbir uğultu çalınmaz kulağa –sadece kalbin ritmi.”
Behçet Çelik’in kalemi, bir başka okumayla uğultuyla uğultusuzluk arasında gidip geliyor bana göre. Yazarın huzursuzluğu kimi zaman büyük bir uğultuya dönüşüyor ve sistemi sorguluyor, kimi zaman da kahramanlarıyla o kadar buluşuyor ve o kadar iyi anlaşıyor ki, kendi boşluğunu edebiyatla dolduruyor; başka çaresi de yok zaten –aslında bu hepimiz için geçerli ya–.
Dünyanın Uğultusu, hayatı çok yönlü kapsayıcılığıyla modern Türk edebiyatında kalıcı olmaya aday bir roman bence. Manalar arasında her türlü mülkiyetin –duygusal olanlar da dahil– açığa çıkarıldığı ve aynı zamanda varoluşun da net olarak tanımlandığı bir edebi altçizme uğultusu Çelik’in romanı.
Yazarın mesajı çok açık aslında: “Korku dolu bir şeydi dünyada olmak.”
Dünyanın Uğultusu, sakin ama edebi örgüsü içinde duygunun birçok halinin karşılaştığı –acıdan tevekküle–şiirsel bir yapıya sahip. Romanda zaman duruyor bazen, hatta donuyor; ama bazen de kıvrak bir edebi çalımla doludizgin uzaklaşıyor insandan.
Behçet Çelik, bu romanıyla hayatımızı aydınlatmaya çalışıyor adeta; ama bu aydınlatma oldukça acılı. Buradaki yerimiz daha fazla şey söylemek için sınırlı. Dünyanın Uğultusu için biraz daha ayrıntılı bir yazıyı, önümüzdeki haftalarda K Dergi’de okuyabilirsiniz.

23 Ocak 2009 Cuma

ORTA SINIF KRİZDE - A. ÖMER TÜRKEŞ





Radikal Kitap, 23.01.2009


Hikâyeci yönüyle tanıdığımız, 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi Behçet Çelik, 2009 yılına romanla başladı. İki Deli Derviş (1992), Yazyalnızı (1996), Herkes Kadar (2002), Düğün Birahanesi (2004), Gün Ortasında Arzu (2007) adlı hikâye kitaplarında orta yaştan orta sınıftan insanların hayatlarını, en çok da sıkıntılı hallerini anlatıyordu Çelik. İlk romanı Dünyanın Uğultusu’nda ilgi alanını değiştirmemiş. Bir üst sınıfa terfi etmek üzereyken ekonomik krizle işini kaybedip bir alta düşmek tehdidine uğrayan kırkına yaklaşmış bir adamın hayatından bir kesit sunuyor. Ahmet, taşranın büyük kentlerinden birinde büyümüş, üniversiteyi İstanbul’da tamamlayıp bu kentin vaat ve imkânlarına kapılmış, iyi bir iş, iyi bir yaşam standardı yakalamış bir adam. Hayatının böyle sürüp gideceğinden bir an bile şüphe etmemiş, gelecek endişeleri taşımamış; ta ki ekonomik kriz gelip çatana, yoksul kesimlerle birlikte beyaz yakalıları da vurana kadar. Dünyanın Uğultusu, işte tam bu anda, Ahmet ve bir grup arkadaşının işten çıkarılmaları sırasında başlıyor... Arkadaşları işe geri alınmak için pazarlık yaparken Ahmet katılmayacaktır aralarına. Çünkü o, yıllardır süren monotonlaşmış iş yaşantısında unuttuğu görüntüleri yeniden yakalamış, içinde nicedir hissetmediği kıpırdanışları fark etmiştir; “Çarşının içinden geçerken aklında kıyıdaki parka inmek yoktu. Biraz dolaştıktan sonra atıştıracak bir şeyler alıp eve gitmekti niyeti. Hoşuna gitmişti yürümek, ısıtmayan kış güneşi, tenha caddeler. Yıllardır yapmadığı şeydi günün bu saatlerinde avare dolanmak sağda solda hafta içinde. Demek, böyle sessiz, böyle tenha da oluyormuş buralar. Okul yıllarında bile kışın buralarda bu saatte hiç yürümemiş olabilir. Dükkânları, mağazaları, iş hanlarını geride bırakıp dar sokakların, çok yüksek olmayan apartmanların arasından denize yukarıdan bakan genişçe bir alana çıktığında seviniverdi. Bulut yumakları güneşi örtmüş, ama ötelerde, denizin üzerinde gümüşi bir kıpırtının, titrek, neşeli, neredeyse göz kırparak salınmasına engel olamamışlardı. Bu saatte dün bu saatler öğle yemeği vaktiydi şirkette demek böyle bir açı oluyordu güneşle denizin arasında. Şaşkın baktı bir süre kırpışan ışığa. Sadece açı, ışık, manzara değildi şaştığı; kendindeki kıpırtıyı da o da mı gümüşiydi yoksa? yadırgamıştı. Nerdeyse büsbütün alışmışken kıpırtısızlığa.”Bankadaki birikimiyle bir müddet geçim sıkıntısı çekmeyeceği ve bu süre içerisinde yeni bir iş bulacağı ümidiyle işsiz günlerin, önüne açılan yeni hayatın tadını çıkarmaya çalışacaktır Ahmet. Ne var ki onca yılın tortusunu atmakta zorlanacak, mevcut konumunu yitirme korkusuyla elini her cebine attığında kendisini maddi hesaplar yaparken bulacaktır. Yeni bir hayatı nasıl ve nerde kurması gerektiği hakkında donanımlı da değildir. Belki de bu nedenle kapılıverir önüne ilk çıkan kadınlara. İçindeki kıpırtısızlıkla tükettiği bir ilişkinin defterini yakınlarda kapatan Ahmet, işsizliğin daha ilk günlerinde, rastlantılarla tanıştığı Ayla ve Aynur arasında kalakalmıştır.Kapitalizm ve tükenmez krizlerAhmet’in gönlü; yaşları, yaşam tarzları, sınıfsal aidiyetleriyle birbirine hiç benzemeyen iki kadın arasında gidip gelecektir. Bir yanda Aynur’un gençliği, ilgileri ve Ahmet’i zaman zaman bunaltan sorgulamaları, öte yanda Ahmet’i hep pohpohlayan Ayla’nın ışıltılı ve kendine güvenli tavrı, nereden gelip nereye gideceği muhasebesi yapan kahramanımızın zihnini daha da karıştırmıştır. Aynur ve Ayla arasında yapacağı seçim, Ahmet’in bundan sonra izleyeceği yolu da çizecektir. Sadece toplumun her kesimini derinden etkileyen ekonomik krizin yansıması bile uzun uzadıya tartışma gerektirdiğinden romanın özetini burada bitirelim. Bir romanın tamamlanma süresi düşünüldüğünde, “Dünyanın Uğultusu”nun gerçek hayatta kriz henüz ilan edilmemişken kurgulandığını söyleyebiliriz. Daha açık bir deyişle, Behçet’in kapitalizmde krizlerin tükenmezliği bilgisinden hareketle hikâyeleştirdiği kehaneti belki de onun bile tahmin etmediği kadar kısa bir sürede gerçekleşmiş durumda. Anlatım özelliklerini, dilini, üslubunu şimdilik bir kenara bırakıyorum: Dünyanın Uğultusu’nun önemi, yazarın krizi önceden kestirmişliğinden gelmiyor elbette. Hikâyesi, Türk romanını tartışırken 2000’li yıllardan bu yana sıklıkla yakındığım bir boşluğu doldurmasıyla özellikle dikkat çekici. İlk kez Ahmet Oktay’ın işaret ettiği boşluk, Türk romanının ilk yüz yılında paranın bir izlek olarak yeterince işlenmemişliğidir. Yoksulluktan zenginlikten bahsedilmiş, ancak sıfat halinde kullanılmaktan öteye geçmeyen bu bahis gündelik hayattaki dinamikleri eksik bırakmıştır. Herkesçe malum görüntüleriyle işlenen yoksulluk-zenginlik çiftinin konu edinilmesi siyasi meselelere açılmak isteğindendir. Bu eğilim, 60’lı, 70’li yıllara kadar kapitalizmin Türkiye’deki gelişme evresiyle açıklanabilir. Ancak dünya kapitalist sistemine eklemlenmesini tamamlamış, AB ile bütünleşme sürecine girmiş, bu sürecin sancılarını çeken 21.yüzyıl Türkiye’sinde paranın izi hâlâ sürülmüyorsa ortada bir sorun, bir yokluk var demektir.Ekonomik kriz sürerken krizin insan hayatlarına yaptığı etkilerden söz edilmemesinin görmemekten değil, ilgilenmemekten kaynaklanan bir tercih olduğunu düşünüyorum. Yazarı, okuyucusu, yayıncısı ve eleştirmeniyle hepimizi içine alan, hepimizin hayat tarzıyla ilgili bir tercih. Yoksulların, yoksulluğun, sınıf ve fırsat eşitsizliğinin edebiyatın dışına itildiği ya da marjinal kaldığı, maddi servetin ve özel mülkiyetin sorgulanamaz bir olguya dönüştüğü, kapitalizmin yasalarının hiç dikkate alınmadığı bir tahayyül dünyasıyla karşı karşıyayız. Zenginlik temasının bu denli yaygınlaşmasının ardında medya dolayımının, zenginlik imgesinin bütün pırıltılı halleriyle sürekli gündemde tutulmasının, hatta bahse değer tek hayat biçimi haline getirilmesinin etkileri var. Edebiyatsa bu hayatın deşifresini değil, sanki böyle bir hayatı yaşayamamanın yarattığı gerilimi düşürmeyi üstleniyor. Artık edebiyat da -reklamlar gibi- arzuyu nesneyle karıştıran, ama sadece bakmaya, hayal etmeye ve arzuların özgürce kabarmasına izin veren, isyan duygusunu törpüleyen büyülü bir ayna. Türk romanının 2000’li yıllardaki temel kavramları özgürlük, güzellik ve güç arzusudur, bu aslında zenginlik arzusudur.Behçet Çelik’in, böyle bir tahayyül dünyasında yaşayan roman kahramanında aynı arzuların varlığı şaşırtıcı değil. Ancak Çelik, hikâyesini ve kahramanını verili dünyanın sınırlarına hapsetmemiş; bu arzuları ekonomik kristalize ederek Ahmet’e gerçek dünyanın, cennetin ve cehennemin kapılarını açıyor. Ahmet’i her anlamda muhasebe yapmaya iten, çelişkileriyle yüzleştiren hayatın acımasız gerçekliğidir. O gerçeklik maddidir...Osmanlı romanındaki ilk ekonomik insan tipleri Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey’le Rakım Efendi (1875) romanının kahramanları olan Rakım Efendi ve Felatun Bey’di. Daha önceki metinlerde zengin ve yoksul sadece birer sıfat olmaktan öteye gitmezken, Ahmet Mithat, roman kahramanlarının gelirlerini gözler önüne sererek yoksullaşmanın maddi ölçütlerini belirlemiştir. Onun amacı israfın ve hesapsızlığın neden olacağı felakete ve buna karşılık, çalışarak para kazanmanın ve tutumlu yaşamanın getireceği mutluluğa işaret etmektir. Bu nedenle roman boyunca para konusu üzerinde titizlikle durur, ayrıntılı bilgiler verir... Behçet Çelik’in Ahmet’i de Ahmet Mithat Efendi’nin kahramanları gibi hesaplara boğulmuş durumda;“Kaptırmıştı gene. Ama bu son nokta mühimdi. Neler yapacak, neler yapmayacaktı bundan sonra? Bunları hemen belirlemesi gerekmiyordu, ama şu şarttı; gün boyu uyumayacaktı. İşsizlik neyse de, bütün günü evde uyuklayarak geçiren bir adam olmayacaktı. Tazminatlarının ödeneceği söylenmişti. Kabaca hesaplamıştı alacağı parayı; bir süre idare ederdi. Her durumda bir hafta on gün iş miş aramayacaktı. Kafa dinleyecekti. Ya uzarsa işsizlik? Tazminatlar, bankadaki üç beş kuruş parası bitince ne yapacaktı? Birkaç ay önce arabasını satıp parasını faize yatırmıştı, böylece bir zaman sonra hem arabasını yenileyebilecek, hem de para artırmış olacaktı. Nereden nereye... Neyin hesabını yaparken ne gelmişti başına. Tasarruf etmeliydi bundan sonra. Eskisi gibi yaşamazsa birilerine hep önerdiği gibi, küçülürse tahmininden daha uzun süre yetebilirdi parası.”Ahmet Mithat’ın açtığı yolun güdük kalmışlığından az önce söz etmiştim. Özellikle de 2000’li yıllarda paranın izi iyice yok oldu. Yineliyorum; “Günümüz romanında neredeyse bütün kişi ve karakterler, engellenmiş, bastırılmış, çevresindeki toplumdan bunalmış bireyler halinde resmediliyor. Üstelik bir işleri olduğu hafif bir sesle kulağımıza mırıldansa da, mesai saatlerine, iş hayatının onlar üzerindeki etkilerine, para ile olan ilişkilerine tanık olamıyoruz. Olaylardan çok -yeniden- düşünce ve değerler eksenine çekilen romanlarda, yoksul olmayan, ama daha iyi bir hayatı arzulayan küçük burjuva entelektüelin mutsuzluğu anlatılıyor.”Dünyanın Uğultusu’ndaki kişilerini; Ahmet’i, hatta Aynur’u, Ayla’yı ve diğerlerini maddi varoluş koşullarıyla, iş ve para ile münasebetleriyle birlikte canlandıran Behçet Çelik, romanı derin duygular ve değerli düşünceler dünyasından yeryüzüne indirmiş. Kuşkusuz kapitalist toplumun bunalımını tartışmak, krize çareler, çözümler üretmek iddiasında bulunmuyor. Bireyin çelişik iç ve dış yaşantısının, duygularının, arzu ve korkularının nasıl bir ekonomik/siyasal/toplumsal yapıdan kaynaklandığının görmezden gelmiyor, kendine kapalı bir gerçekliğe hapsolmuyor, bunalımı insan doğasına indirgemiyor.Bir güne sığan anlatımHikâyelerini birinci tekil şahıs ağzından anlatan Behçet Çelik, romanını üçüncü tekil şahıs bakış açısıyla aktarmış. Ancak kahramanının iç monologlarıyla birinci tekil şahıs anlatısına da sıklıkla dönüyor. O, klasik anlatı geleneğini iyi özümlemiş bir yazar. Kendine özgü sakin üslubu, o üsluba yakışır sakinlikteki roman kahramanları, mırıl mırıl akan diliyle geçip giden zamanın hüznünü çok iyi yakalıyor. Hikâyelerinde genellikle- bir güne sığan anlatım zamanının anımsamalar yoluyla genişletiyordu. Dünyanın Uğultusu’nda anlatı zamanı birkaç haftaya çıkarken zaman yine anılar eşliğinde roman kahramanının çocukluk dönemine kadar uzanmış. Böylelikle Ahmet’in bugünkü ruh halinin ve davranış biçimlerinin, olaylara verdiği tepkilerin, özellikle orta sınıfa dair maddi hesapların ipuçlarını yakalamak mümkün.Çelik’in hikâyelerinde erkek karakterlerin baskın olduğu söylenebilir. Nitekim Dünyanın Uğultusu’nun kahramanı da erkek. Ne var ki, Ayla değilse bile Aynur, Ahmet’ten rol çalacak kadar sağlam bir karakter. Aslında sosyal aidiyeti nedeniyle hayatın sıkıntılarıyla çok daha genç yaşta karşılaşan, onları göğüslemesini bilen, dik duruşuyla arayışını sürdüreceğini sezdiren Aynur, dünyayı bir uğultu gibi algılayan Ahmet’in oturmamışlığını ortaya koyması açısından romanın en önemli kozu. Ve eklemek gerekir ki, hem bu yazı hem romanın hikâyesi Aynur merkezinden de kurgulanabilirdi. Zaten Çelik de yüzünü Aynur’a çevirerek bitirmiş romanını;“Belki dışarı çıkar sonra, caddeleri arşınlar, sokaklardan geçer, en çok hangimiz eğleniyor yarışına kendini kaptırmış olanları seyreder. Kendini çoğu gün yokmuş gibi hissetmenin iyi yanının hiçbir yarışın içinde olmamak olduğunu fark eder, bir an bundan sonra hiçbir şeye şaşırmayacakmış gibi gelir, çok değil iki dakika sonra, yanından geçenlere şaşkınlıkla bakar, yılbaşında kar yağdığı için sevinmiş olanlara, bundan medet umanlara şaşırmayı sürdürür.”Kadın erkek ilişkilerini, aile bağlarını, öğrencilik hayatını, eski ve yeni arkadaşlıkları, umulanla bulunan arasındaki uçurumu, geleneksel yapıların yeninin üzerindeki baskısını, iş hayatını, para sıkıntısını, kısacası taşrası ve kentiyle 2000’li yılların toplumsal hayatını karakteristik ayrıntılarda yakalayan “Dünyanın Uğultusu”, Behçet Çelik üslubunu çok iyi yansıtıyor; sade ve şık.

11 Ocak 2009 Pazar

Dünyanın Uğultusu

Behçet Çelik'in Romanı
Dünyanın Uğultusu


KANAT KİTAP, Ocak 2009, 240 sayfa

“İster inan, ister inanma. Aynı nehre bir daha girilir. Bir daha yanıp tutuşulur. Daha önce yaşananlar görmezden gelinir, geceler boyu kaçan uykular, kurgular, kuruntular... Hiçbir uğultu çalınmaz kulağa - sadece kalbin ritmi. Bu da uzun sürmez, çok fazla soru birikmiştir stokta: Ne istiyor bu kadın benden? Akıllı mı, deli mi? Seviyor mu, eğleniyor mu? Sevişecekler mi? Telaş yoktur yine de; yanıtsız soruların bile sevildiği ender anlardan biridir. Bunların dışındaki bütün sorular çocukçadır -akılmış, inançmış; ortalama olmakmış ya da olmamakmış- hepsinin bir yanıtı vardır, yoksa da bulunur. Soru bile sayılmazlar. Sonra bu an da geçer. Böyle bir anın yaşandığı da unutulur – uğultu!”

“Büyük bir acı vardı payımıza düşen, kimisi bunu büyük parçalar halinde çekiyordu, kimisi ufaltıp düşük dozlarda alıyordu. Bir farkı yoktu, bu acıyı öyle ya da böyle çekmenin. Annesi de aynı acıdan mustaripti, ablası da, kendisi de, abisi de... Şu kornaya asılıp yolun bir an önce açılmasını isteyen adam da... Acının miktarı değildi, insanın bunu nasıl yaşadığı, bunun acısını başkalarından çıkarıp çıkarmadığıydı önemli olan. İnsanlar eşit diyenler haklardan, özgürlüklerden söz ediyorlardı, en büyük eşitlik aynı acıyla kavrulmanın ortaklığıydı. Bunu anlatabilmek gerekiyordu insanlara. Hiçbir siyasetçinin aklına gelmez miydi bu? Gelmezdi, gelemezdi, herkes kendi acısıyla meşguldü. Ya da bu acının yerine koyduğu meşguliyetleri vardı herkesin.”