SÖYLEŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SÖYLEŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2009 Cuma

KRİZ RUH HALLERİNDEKİ DEĞİŞİMLERİ GÖREBİLMEK İÇİN İYİ BİR ATMOSFER - AYŞE DÜZKAN

Star Kitap, 6 Mart 2009

Son yılların başarılı hikâye yazarlarından Behçet Çelik ilk romanı Dünyanın Uğultusu’nu çıkarttı. 2001 krizi sırasında işsiz kalan Ahmet’in baş kahraman olduğu roman bu halin sıkıntısını, bunaltısını aktarmakta çok başarılı. Çelik, “Yirmi yılı aşkın süredir hikâye yazmama karşın bugüne dek roman yazmaya kalkışmamamın nedeni roman yazmak için ayrı bir yaşam ritmi gerektiği konusundaki önyargımdı. Gündüzleri başka bir işte çalışırken, akşamları ve haftasonları bir roman yazılamayacağını, romana yoğunlaşabilmek için daha kesintisiz serbest zaman gerektiğini sanırdım. Dünyanın Uğultusu’nu yazmaya başlamadan önce yazmak istediğim şeyler için hikâyenin değil romanın uygun olacağını düşündüm. Yazmaya başladıktan sonra roman için ayrı bir yaşam ritmi gerekmediğini gördüm. Önemli olan çalışırken yoğunlaşabilmek ve yazma sürekliliğini korumakmış,” diyor. Çelik’e romanını sorduk.

Dünyanın Uğultusu'nun tam şu ara yayımlanması bir tesadüf mü?

Büyük ölçüde tesadüf. Romanın yazılması bir yıldan fazla sürdü ve yayınevine geçen sene bu zamanlar teslim ettim. Ortalıkta bir kriz görünmüyordu. Zaten derdim de başkaydı. Bir ruh haliydi beni bu romanı yazmaya iten. Bu ruh hali 1990’lara hâkim olmuş, ama 2000-2001’den sonra yerini başka bir ruh haline bırakmıştı. Kendini her şeye muktedir gören bir kuşak ya da bir zihniyet 2000 ve 2001 krizleriyle duvara toslamıştı. Kriz, ruh hallerindeki değişimleri verebilmek için uygun bir atmosfer olarak görünmüştü bana. Bu krizi, roman kahramanının yaş dönümü kriziyle ve aşk hayatındaki krizlerle paralel anlatmayı yeğledim. Bunlar da birbiriyle çok ilgisiz değil sonuçta. Yine de 2008 krizine denk gelmesinde tesadüf olmayan bir yan var. Azıcık Marks okuyanlar kapitalizmin dönemsel olarak krizler yaşayacağını bilirler. Ama tam romanın yayımlandığı zamanların bütün dünyanın çok büyük bir krizle sarsıldığı günlere rastlaması tesadüf oldu. Şunu da eklemeliyim. Romanı geçen senenin sonbaharında yayınlamaya karar vermişti yayınevi, ama kriz yayınevini de etkilendi ve roman bu seneye kaldı.

Kriz hayatımıza ne yapar?

Galiba en çok geleceğe duyduğumuz güveni sarsıyor kriz. Güvensizlik duygusu da öyle çabuk yayılır ki benliğimizde; bütün ilişkilerimize, kendimizle olan ilişkimize bile, sirayet eder. Korku hâkim olur. Zaten toplumsal ve siyasal olarak korku üzerinden hâkimiyetini sürdürmeye çalışan egemenlerin karşısında bir de ekonomik korkularımızla kalakalırız. Dünyadaki büyük ekonomik krizleri baskı rejimlerinin, faşist ya da totaliter yönetimlerin izlemesinde de toplum ve birey olarak yaşadığımız güven kaybının ve korkularımızın hâkimiyetine girmemizin etkisi var gibi geliyor bana.

Aşk yeni zamanlarda hayatımızda nerede duruyor?

Aşk yeni zamanlarda aşkın bir şey olmaktan çıkıp dünyevi bir olgu halini aldı. Bu bir yanıyla olumlu oldu, aşk halesi ilişkilerdeki zorbalıkları, hesaplılıkları vs örtüyordu. Bu örtü kalktı gibi. Ama aynı zamanda öncekinden daha sert biçimde bir alışveriş halini almaya başladı. Öte yandan yeni zamanların yaşam biçimlerinde de aşkın yeri değişti. Aşk da pek çok şey gibi statünün göstergesi oldu, bir anlamda gösterinin bir parçası halini aldı. Hemen her konuda sahicilik kaybına uğradık, ama birinciliği galiba aşk aldı.

Neden kaçan kovalanıyor?

İlişkide bir kaçan olduğunda ilişki imkânsızlaşıyor. Önceki soruda aşkın aşkın yanının yitmekte olduğunu söylemiştim, işin içine imkânsızlık girince, imkânsızın peşinden gitmek aşkın duygulara bir parça izin veriyor. Öte yandan kaçanı yakalamanın ya da yakalama ihtimalinin verdiği bir haz var ve bu haz da insana kendini güçlü hissettiren bir şey. Güce bu denli tapınılan bir toplumsal düzende yaşamıyor olsaydık ya da kendimizi bu denli güçsüz hissetmeseydik kaçanı daha az kovalardık sanırım.

Dünyanın Uğultusu’nda Türkiye'nin okumuş yazmışlarının farklı kuşakları var. bunlar arasındaki fark ve ilişkileri anlatır mısınız?

Bu farklılık hem kuşaklar arasında hem de toplumsal aidiyetler açısından değerlendirilebilecek bir fark. Bir yanıyla da zihniyetlerimizle ilgili bir şey. Dünyaya kafa tutamasa da kafa tutabileceğini düşünenlerle dünyanın suyuna gidenlerin farkı. Esas değişim burada yaşandı sanırım. Toplumsal eşitsizliklerin insanın doğasıyla ilişkilendiren bir zihniyet hâkim yirmi otuz senedir. Böylelikle eşitliğin imkânsız olduğunu; daha eşit değil, daha ileride, daha güçlü, daha zengin olmaya çalışılmasının insani olacağını savlayan bir zihniyet bu. Bir yanıyla yeni kuşaklar daha bireyci yetişti, yetişiyor, ama aynı kuşağın bireyselliği de daha güçlü sanki. Vicdan tartısı daha çok vurgulanıyor bu nedenle. Kendilerini bir yere ait hissetmeleri daha zor, ama ait hissettiklerinde daha bağlı oluyorlar.


Güneydoğu'daki savaş bu kuşakların hayatına nasıl girdi?


Zenginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul yaptı bu savaş. Bir yandan da yaşadıkları ülkenin imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kütle olmadığını öğrendiler. Bu da kendilerini ait hissettikleri bir “biz” arayışına girmelerine ve aynı zamanda kendilerinden olmayan “onlar”a hasmane bir tutum izlemelerine yol açtı. Birleşik kaplar kuralının geçerli olduğunu düşünüyorum, ülkenin bir yerinde savaş varsa başka yelerinde de kaba güç hâkim olmaya başlar, siyasete, ekonomiye, hatta gündelik hayat ilişkilerine.

DÜNYA HİÇ PARLAK, IŞIKLI VE SESSİZ OLMADI - HALE KAPLAN ÖZ

Yeni Şafak Kitap, 4 Mart 2009

İki Deli Derviş, Yazyalnızı, Herkes Kadar, Düğün Birahanesi, Gün Ortasında Arzu isimli hikâye kitaplarının ardından bir roman ile okurunu selamladı Behçet Çelik. “Dünyanın Uğultusu” ismini taşıyan romanın kurgusu, Türkiye’de ekonomik kriz döneminde işsiz kalmış bir kahramanın etrafında örülüyor. Roman boyunca şimdiyi ve yarını kurmaya çabalayan, işsizlik, meşgalesizlik, yalnızlık ve parasızlıkla boğuşan Ahmet, kendisine iki ayrı dünya sunan iki kadın arasında da sıkışmış biri aynı zamanda. Edebiyatın insana dair, insan hayatı, ilişkileri hakkında sorular sormanın, yanıtlar aramanın çok özel bir yolu olduğunu düşünen yazar, bu nedenle, sıradan ya da ortalama kahramanların yazara daha büyük imkânlar sağladığı görüşünde. Ahmet’i seçmesinin sebebi bu. Kapitalizmin sadece üretimin değil tüketimin de yasalarını belirlediği bugünde, nasıl yaşanması gerektiğine dair sunulan şablonlar da kahramanın romandaki rotasını belirliyor.

Dünyanın Uğultusu isimli romanınızın temel izleği ekonomik buhranların sıkça yaşandığı bugünün insanının halet-i ruhiyesi. Temayı belirlerken ve kahramanları oluştururken zihninizde şekillenen fotoğraf, sonuçla ne kadar örtüştü?

Yazmaya başlamadan önce romanın 2000-2001 krizi zamanında geçmesine karar vermiştim, ama geri dönüşlerle 90’lara hâkim olduğunu düşündüğüm kimi ruh hallerini de yazmayı planlıyordum. İşsiz kalan roman kahramanının şimdiki zamana bu denli kapılıp kalacağını öngörmemiştim doğrusu. Yazarken roman kahramanları bir noktadan sonra başına buyruk davranabiliyorlar, daha doğrusu metnin gerçekliği yazarın elini kolunu bağlamaya başlıyor. Roman kahramanı işsizliğe kafayı takınca, geçmişi sorgulamak biraz lüks kaçtı onun için. Şimdiyi ve yarını kurmaya çabaladı, ama içinde bulunduğu ruh hali geleceği öngörmesine de izin vermedi. Kriz zamanlarıyla normal dediğimiz zamanların birbiriyle bağına dikkat çekmek istediğim için roman kahramanın şimdiye takılıp kalması fotoğrafı çok değiştirmedi, belki fotoğrafın kadrajı bir parça değişti, o kadar.

Ahmet’in ait olduğu sınıf yoksul tanımına uymuyor. Bu bana Ahmet’in korkusunun parasız kalmaktan öte meşgalesiz kalmak olduğunu düşündürdü. Modernizmin yalnızlaştırdığı birey, iş yaşamı ile sosyalleşiyor ve bu elinden alındığında çaresizce çırpınıyor. Sizce hangisi daha baskın?

Kapitalizm sadece üretimin değil tüketimin de yasalarını belirliyor, insanlara sadece kendi gemilerini kurtarmaları, başkalarının ne halde olduğunu sorun etmeden para kazanmaları gerektiğini dayatmıyor, nasıl yaşamaları gerektiği konusunda da şablonlar sunuyor. Bu birörnek yaşam tarzlarında paranın olmazsa olmaz bir yeri var. Alıştıkları yaşam tarzlarını sürdürebilmeleri için insanların sürekli çalışmaları ve para kazanmaları gerekiyor. Bu nedenle, işsizlik Ahmet için büyük bir kâbus oluyor. Ahmet, haklısınız yoksul değil, ama çok büyük bir birikim yapacak kertede zengin de değil. Kapitalizm insanların kendilerini bütünüyle güvende hissetmemelerini ister; bu sayede insanlar mevcut durumun kaçınılmaz ve değişmez olduğuna inanmayı sürdürür. İşsiz kaldığında Ahmet’in de güvenebileceği hiçbir şey kalmıyor elinde. Öte yandan, Ahmet’in yalnızlığı da yaşam tarzıyla ilişkili. İşsiz kalmadan önce de yalnız olduğunu, çevresinde birilerinin bulunmasının yalnız olmadığı anlamına gelmediğini işsiz kaldığında sezmeye başlıyor. Parası, işi, statüsü olmayanın hiçbir değeri olmadığına ilişkin hâkim ideolojiyi içselleştirmiş olduğu için, bunları yitirdiğinde çırpınmaya başlıyor.

‘Öteki’nin, marjinalize edilmiş olanın, romanda malzeme olarak sıklıkla kullanıldığı bu bugünde, tüm ötekileri ve bizleri, tüm zamanı kuşatan, bütüncül bir bakış var Dünyanın Uğultusu’nda. “Ortalama olmak” Ahmet’in sorguladığı meselelerden biri. Ortalama kahramanları yazmanın sizdeki karşılığını sormak istiyorum.

Reich’in olduğunu sandığım bir söz var; mealen şöyle bir şeydir: “Aç bir insanın neden hırsızlık yaptığının değil, diğer aç insanların neden yapmadığının yanıtını aramak lazım,” der. Daha sıradan görünenlerde, daha derinde olmakla birlikte, insan hakkında, insan hayatı hakkında, insan ilişkileri hakkında daha sahici şeyler saklıymış gibi gelir bana. Edebiyatın biraz da insana dair, insan hayatı, ilişkileri hakkında sorular sormanın, yanıtlar aramanın çok özel bir yolu olduğunu düşünürüm. Bu nedenle, sıradan ya da ortalama kahramanların yazara daha büyük imkânlar sağladığına, hareket alanı açtığına inanırım.

Kahramanlarınızda kusur, acz ve fakr olan ‘insan’ı görüyor okur. Kahramanları en yalın halleriyle konuşturmak tercihinde yazar hangi sorumluluğunu yerine getiriyor?

Yazarın sorumluluğu konusu zor bir konu. Yazarların sorumluluğundan söz etmek, onlara görev, misyon yüklemek anlamına gelir, ki bu da edebiyatın olmazsa olmazı olan yaratma özgürlüğünü zedeler. Her yazarın kendi seçimidir kahramanları yalınlıklarıyla ya da karmaşıklıklarıyla konuşturmak... Unutmamak gerek; insan hayli karmaşık bir varlık. Neyi neden yaptığının yanıtını her zaman bulamayız, bilemeyiz. Onu harekete geçiren çok şey var, güdüler, arzular, hırslar, duygular, akıl, inanç... Bunlar kimi zaman uyum içerisindedir, kimi zaman birbiriyle çelişir. İnsan olmak, dünyanın karmaşasının yanı sıra kendindeki karmaşayla da baş etme uğraşıdır biraz da. İnsanı idealize etmediğimiz zaman, onu kusurlarıyla, eksiklikleriyle, karmaşasıyla kabul ettiğimizde bazı şeyleri daha açık seçik görmemiz mümkün olur. Paradoks gibi görünebilir belki, ama insanın karmaşasını kabul ettiğimizde, önkoşullardan, yargılardan kendimizi kurtardığımızda, insanı daha yalın haliyle görebilmemiz mümkün hale gelir. İnsana soyut bazı nitelikler izafe ettiğimizde, bu niteliklerin var olup olmadığı sorusu gördüğümüzü anlama sorunumuzun önüne geçebilir. İnsanın eksikliklerini, karmaşasını kabul etmek daha insani bir bakış açısı sağlar bize. İnsanı yargılayacaksak da önce anlayıp sonra yargılarız.

Romanın geneline gri bir hava hâkim, duyumsattığı ses de gerçek anlamıyla uğultu. Dünya ne kadar zamandır böyle?

Epeydir böyle olmalı. Sanırım hiçbir zaman herkes için parlak, ışıklı, sessiz bir dünya olmadı burası. Her zaman birileri için ışıklı, başka birileri için de gri oldu. Galiba içinde bulunduğumuz dönemin önemli bir özelliği de kimsenin bu uğultuya kulağını kapatamadığı bir dönem olması. İnsanlığın bir altın çağı oldu mu bilemem, ama birileri için dünya griyken ve uğulduyorken, ötekiler için de hiçbir zaman mutlak bir sessizlik, uğultusuzluk olmamış olmalı. Hele ki günümüzün giderek tektipleşen dünyasında, her şey gibi eşitsizlikler ve haksızlıklar da küreselleşmişken... Gözümüzü, kulağımızı kapasak bile “yeryüzünün lanetlileri” seslerini bize duyurmayı başaracaktır. Kendimizi lüks sitelere de kapatsak, en güvenlikli sistemleri de kursak, gözümüzü kör kulağımızı sağır da etsek, dünya birileri için uğultuluysa, bizim de kulağımıza gelir o uğultu.

Roman bitse de kendinizi Ahmet’i, Aynur ya da Ayla’yı düşünürken yakaladığınız oluyor mu?

Dünyanın Uğultusu’na en çok yoğunlaştığım bir yıla yakın sürede gün içerisinde, ilgili ilgisiz bir yerde sıklıkla aklıma geliyorlardı. Romanı baştan sona planlayarak yazmadığım için aklıma takılan sorular ve bunlara verdiğim yanıtlar romanın akışını ve kurgusunu da etkiliyordu. Roman bittikten sonra yayımlanması neredeyse bir yılı bulduğu için bu dönemde hayli uzaklaştım, ama kitabın yayımlanmasıyla birlikte eşin dostun romanla ilgili soruları geldikçe yeniden aklıma düşer oldular. Şu sıralarda da nadiren “Şimdi buna Aynur ya da Ahmet ne derdi?” diye sorduğum oluyor. Bir de geçenlerde, 2001 krizinden sonra Ahmet’in şerbetlenip şerbetlenmediği ve 2008 krizinde ne yapıp ne düşüneceği sorusu düştü aklıma. Sonra da bu soruya romanda yanıt verdiğimi düşünüp gülümsedim.

2 Mart 2009 Pazartesi

BEHÇET ÇELİK İLE SÖYLEŞİ - NALAN BARBAROSOĞLU

Varlık, Mart 2008

Dünyanın Uğultusu, kendimiz olamayışımız üzerine de bir roman bence. Ve bu olamayış bir yerinme ya da yazıklanma değil de yalın bir gerçeklik olarak serimleniyor romanda. Evrensel bir uğultunun içinde insanın kendi sesini bulması hiç de kolay değil öte yandan. Roman kişileri kendi hayatlarına bakarken başkalarının hayatı üzerinden de konuşuyorlar doğal olarak. “Ben” ve “onlar” alanının birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı, birbirine dalgalanarak karıştığı birçok sahneyle karşılaşıyoruz roman boyunca. Roman kişilerinin işsiz olması ise ekonomik değerlerin sosyal değerlerle ilişkisini sorgulamak açısından verimli bir alan sağlıyor romana. Her iyi roman gibi okura birçok açıdan okuma olanağı veren Dünyanın Uğultusu’ndaki bazı sorunsalların arka planını konuşmak istedim Behçet Çelik’le...

Bir insan ne kadar tanıyabilir kendisini? Daha doğrusu, bir insanın kendini tanıması, Sokratik deyişle “kendini bil”mesi nasıl gerçekleşir? Eylemlerinin izini sürerek mi, duygularının izini sürerek mi?

Bu soru felsefenin temel sorularından biri, bunun yanıtını vermemi beklemiyorsunuz sanırım. Belki soruyu biraz değiştirirsem, yanıt vermeye cüret edebilirim. “Kendimizi bilmemeyi nasıl başarıyoruz?” Bu soruya vermeye çalışacağımız yanıtlar bize bir parça yardımcı olabilir. Kendimize dair hikâyelerimiz var, bunlara bir biçimde inandıktan sonra, her şeyi bu hikâyelerin kahramanı olarak yaşıyor, hissediyoruz. Hisler de, eylemler de önceden benimsediğimiz bir ya da birden çok hikâyenin motifleri, hareketleri halini alıyor. Böyle olduğunda, her ikisi de, duygular da eylemler de aynı noktaya götürecektir bizi. Daha doğrusu, yanıttan uzaklaştıracaktır. Üstelik tek bir hikâyemiz de yok. Eşimizle, sevgilimizle ilişkimizdeki hikâye ile patronumuzla ilişkimizdeki hikâye aynı değil. Dolayısıyla farkına varmamız gereken birçok hikâye var. Hepsini bilmemiz mümkün mü, bilmiyorum. Ama görebildiğimiz, farkına vardığımız hikâyelerin sayısını artırmak mümkün. Yanıta yaklaşamasak da, daha da uzaklaşmayız en azından. Bedenimiz var bir de... Hikâyelerden nispeten bağımsız olarak bize bizimle ilgili bilgi verir bedenimiz. Acıktığımızı, susadığımızı bilmek için bir hikâyeye ihtiyacımız yok. Bedeni öne çıkaran bu bakış açısı giderek önem kazanıyor. Bedenin yol göstericiliği, elimizden tutacak bir mürşit kalmadığında daha da öne çıkıyor. Ne var ki, bedenin çağrılarını -arzularımızı, hazlarımızı- da söz ettiğim hikâyelerin içerisinde anlamlandırıyoruz. Saf bedensel arzularımız yok artık. Zihinsel, bilişsel, algısal olduğu kadar bedensel olarak da kuşatılmış durumdayız. Bu konuda da, bizi kuşatan, kolayca sahiplendiğimiz, kendimizi içerisine attığımız ya da atmak istediğimiz hikâyelerin farkına varmaya çalışmamız gerekiyor.

İnsanın artık bir şey hissetmediğini hissetmesi... Ahmet’i daha ilk sayfalarda bu ruh durumuyla tanımaya başlıyoruz... Bu farkındalığın başlamasından, bu farkındalığın oluşma koşullarından söz eder misiniz?

Zaman zaman içimizi dolduran sıkıntı, hiçbir şey yapmak istememek, hiçbir şey yapmak istememekten bile rahatsız olmamak... Bu durumdaki kişiler için kaygılanırız. Bu kişinin yaşam enerjisinin azaldığını, tükendiğini düşünürüz. Öyledir de... Yaşamıyor gibidir. Ama bu durum bir şeylerin farkına varmak için bir uyarıdır da. Bir dolu şeyin yolunda gitmediğinin, bir şeylerin değişmesi gerektiğinin göstergesidir. Modern dünya, insanı mutsuz eden yaşam koşullarının değişmesinin neredeyse imkânsız olduğunu savunduğu için, bu durumdakilere muhtelif kimyasalları, eğlence dünyasının ürünlerini, ya da tüketimi önerir. Dünyanın Uğultusu’nun başlarında Ahmet de, bu gibi şeylerin artık kesmediğini fark ettiği bir süreçten geçiyor. Kendine çizdiği, ya da içerisinde kendini nicedir iyi hissettiği hikâyenin kendi hikâyesi olmadığının farkına vardığı bir dönem bu... Belki biraz da bir yaş dönümüne denk gelmesiyle, belki iyi kötü kurduğu dengenin bozulmasıyla başlıyor bu farkındalık. Ahmet’in hikâyesi, bir yandan kendini bir topluluğun hem içerisinde konumlandırır ve onlarla bir olmanın rahatlığını yaşarken, bir yandan da kendini onlardan bir parça uzakta (ya da yukarıda) gördüğü bir dengeye dayanıyor. Bozulan bu denge en başta.

Ahmet’in duyumsamalarından biri olan “ruhsuzluk” hali bir şuursuzluk hali mi? Duyarsızlık ruhsuzluğun göstergesiyse, duyarsızlık düşünme eyleminde ne kadar etkili sizce?

Ahmet’in kendini “ruhsuz” bulması ve bunu önemsemesi bir şuursuzluk değil. Kendi iç dünyasına duygularından, coşkularından uzak, nispeten daha nesnel bakabilmesi anlamını taşıyor “ruhsuzluk.” Baştaki hikâye metaforundan devam edersek, üzerine giydiği hikâyelerin bir bölümünü çıkarttığı, nispeten dolaysızlaştığı bir aralık bu. Saf akıl yürütmelerle düşünmüyoruz; niyetlerimiz, duygularımız, beğenilerimiz de düşüncelerimizi belirliyor. Ahmet’in içinde bulunduğu “ruhsuz” ruh halinde, başka bir deyişle “boşluk”ta bunların bir bölümü yok gibi. Beklentisi, üzüntüsü ya da sevinci yok - gibi. Bu da düşünme eylemini bir biçimde etkileyecektir sanırım.

Dünyanın uğultusuyla eşitsizlik arasında kurduğu ilişki, genç Ahmet’in bir aydınlanma anı yaşamasına da neden oluyor. Eşitsizliğin olduğu bir dünyaya tutunma çabası, kendini korumak zorunda olmak, bir savunma biçiminin içinde duyarsızlaşmaya mı dönüşüyor zaman içinde?

Ahmet’in kurduğu “denge”lerden biri de bu. Hepimizin kurduğu bir denge bu aynı zamanda. Hepimiz bu dengeyi farklı biçimlerde de olsa kuruyoruz. Eşitsizliklerle dolu bir dünyada, daha az eşitsizliğe yol açtığımızı sandığımız/ kurduğumuz bir denge içerisinde hayatımızı sürdürmek istiyoruz. Bu da giderek değişiyor. Son yirmi otuz yılda sözünü ettiğim denge durumuna baktığımız açı değişmeye başladı. Neoliberal düşünürler, siyasal eşitliği öne çıkartırken ekonomik eşitliği göz ardı ediyorlar. Siyasal eşitliği savunmayanları ya da hakkıyla savunmayanları ahlaksızlıkla suçlarlarken, sosyal ve ekonomik eşitsizlik konusunda Ahmet’in genç yaşlarda kurmak istediği “daha az eşitsizliğe yol açmak” ahlakını bile önemsemiyorlar. Ekonomik eşitliğin imkânsız olduğu, bu eşitsizliğin temelinde insanın doğasının bulunduğu tezine sarılıyorlar. Bu imkânsızın peşinden gitmek isteyenleri hayalperestlikle suçluyorlar. Sanırım, yirmi otuz yıl önce eşitsizliğin insanın doğasının sonucu olduğu savı bu denli kitlesel değildi. Ahmet’in kendi dengesini kurmasında bir gözlemi etkili oluyor. Dünyanın da bir denge halinde olduğunu düşünüyor, dünyanın denge halini bozmayı değil, sürdürmeyi yeğliyor. Manevi desteğini dünyanın -sözde- dengesinden alıyor. Böylece dünyanın dengesiyle kendi dengesi arasında dolaysız bir bağ kuruyor. Evet, bir yanıyla bir savunma biçimi, ama bir yanıyla da kendini dünyanın dengesizliklerine karşı açık tutmak bu.

Ahmet, yine kendisi gibi işsiz Aynur’la tanıştıktan sonra “İki işsizin arasında statü farkı oluyordu demek” diye düşünüyor... “İşsizlik statüsü” ironik bir gözlem ya da saptama olsa da, bir gerçekliğe işaret ettiği kesin... Sizce statüler ne kadar belirliyor hayatı?

Statüler çok önemli. Kendi hikâyemizi de, başkalarının hikâyelerini de statüler üzerinden okuyoruz. Daha eşit bir dünya için yola çıkanların kendi aralarında kurdukları hiyerarşiyi düşünelim, ya da en dolaysız ilişki biçimi olduğunu savunduğumuz aşk ilişkisinde toplumsal cinsiyet rollerini, bir anlamda statüleri belirleyen patriyarkanın üzerimizdeki etkisini... Statüler sadece toplumsal alanda değil, gündelik hayatta da algımızı, tavrımızı etkiliyor.

“Çarkın dişlisi olmak” konusunda Ahmet’in düşüncelerini biliyoruz... Çarkın dişlisi olan insan sizin için ne ifade ediyor? Çarkın dişlisi olmamak mümkün mü?

Bu da bu söyleşinin zor sorularından biri. Yine de bunun mümkün olduğunu söyleyeceğim. Bunun mümkün olmadığını düşünüyorsak, her şey mubah hale gelir ve kendimizi dizginlemek için dünyevi bir neden bulamayız. Kimileri, bunun bir düş olduğunu kabul edip, dolayısıyla bu düşten vazgeçip dünyanın düzenini nesnel olarak görmeye çağırıyor bizi. Çarkı ya da dünyanın düzenini bir olgu olarak görmekle bu düşten vazgeçmek aynı şey değil. Bu düş, bence hayli gerçekçi bir ahlak sağlıyor bu düşü görenlere. Dünyevi olmayan ahlaklara göre daha sağlam bir ahlak bu.

Alışkanlığa dönüşen yaşam karşısında Aynur’un dediği gibi, gerçekten “susmak en iyisi” mi?

Aynur, kendi hikâyesini Ahmet’le kıyaslarsak daha net gören biri. Engel olamadığı bir şeyler var iç dünyasında, bunlara engel olamıyor, ama çatışmalarının farkında. Giderek, başkalarıyla ilişkisinde de bir şeylerin değişemediğini görüyor. Bunda da kendi üzerine düşen sorumluluğu kabulleniyor, canı yanarak da olsa... Susması, kendine aynı hikâyeyi bir kez daha anlatmamak için. “Bu şöyle oldu çünkü ben buyum...” gibisinden sözlerle örülü bir anlatıyı yineleyip durdukça hikâyenin daha da kıvamlanacağını, yerleşikleşeceğini seziyor.

Roman boyunca Ahmet “kendinin karikatürü olmak” duygusunu sık sık yaşıyor. Bir olumsuzluk tınısıyla söylüyor Ahmet hep bunu. Bu duygu durumu –yazarken– size ne gibi kapılar açtı?

Başta kendimde, sonra da başkalarında gördüğüm bir şey “kendinin karikatürü olmak.” Yine hikâye metaforu ekseninde yanıtlamaya çalışacağım. Bir zamanlarki hikâyemiz oldukça gerçekçiyken, bir zaman sonra aynı hikâye hayli fantastik bir hal alabiliyor. Biz bu hikâyeyi gerçekçi bir hikâye olarak algılamayı sürdürdükçe kendimizin karikatürüne dönüşüyoruz. Kişinin kendine baktığında kendi karikatürünü görmesi -artık bir şeylerin farkına varıyor olmak anlamına gelse bile- acılı bir süreçtir. Utanırsın, sıkılırsın, küçük düşmüşsündür, daha da küçük düşüp iyice yok olmayı seçebilirsin, silkinip kendine dönmek istersin -buna gücün var gibidir de, yok gibidir de-, elin ayağına dolaşır, derin bir soluk alır, kendinle dalga geçmeye kalkarsın, kendin gibiler ararsın çevrende, onlarla daha çok dalga geçersin, onların hal ve hareketlerinde bir kez daha kendini görürsün, deminden beri saydıklarımı sil baştan yaşarsın... Bu gibi ruh hallerini yazmak insanı tetikte tutuyor. İnsan, kendi roman kahramanının karikatürüne benzemek ister mi hiç!

Hayatta sık sık bir şeyleri “zaman”a bırakırız. Zamanın gelmesini ya da zamanın geçmesini bekleriz. Ve bunu genellikle de sorgulamayız. Roman kişiniz Aynur ise sorguluyor. Ve yokoluşa kadar gidebiliyor düşüncelerinde. Bir önyargımızın altını çiziyor adeta. Sizce zaman kavramı insanın bir avuntusu mu ya da bir sığınak mı?

İsterseniz önce zamanı bir kenara bırakıp onun kavram çifti olan mekândan söz edelim. Dünyadayız. Bu çoğu zaman insana ağır gelen bir şeydir, ama şöyle bir silkinip de, Edip Cansever gibi, “Dünyadayız artık. Dünya!” dediğimizde kendimize geliriz; dünyada olmamak, olamamak da var... Öte yandan aynı şiirde Cansever’in dediği gibi, “kimsenin bir şey dediği yok, söylenmiş bazı sözler yaşıyor, o kadar.” Mekân (dünya) için söylediklerim zaman için de geçerli - bu ikisini birbirinden nasıl ayırırız. Zamanın akıp gidiyor oluşu bizi her iki yönde etkiliyor; hem eskiyoruz zamanla, hem de her an yenileniyoruz - zaman geçmese nasıl yenileniriz? Aynur, zamanın her iki yöndeki etkisinden de uzak olmak istiyor kimi zaman. Bu onun için bir seçim değil, zorunluluk. Zamanın geçişini hissettiğinde dünyanın uğultusuna tahammül edemiyor. Sorduğu sorularla, hatta sorulardan da çok reddedişleriyle (“O da değil, bu da değil, peki ne?” diyerek) kimi nadir anlarda zamanı durdurup “yekpare bir anın parçalanmaz akışında” olmaya çabalıyor belki de. O yekpare anda, zamansızlıkta, yaşamasızlıkta kendini var hissediyor. Çoğu zaman kendimizi en dipte hissedeceğimiz bu gibi duygu durumlarından o kendisine güç topluyor.

Hayat için “Yılgınlık verici bir tekrardan ibaretti” diye düşünen Aynur, “Çağımızda aşk sadece olmadığında, yokluğunda varlığına inanabildiğimiz bir şey değil miydi?” diye soruyor kendi kendine... Ya da soru formunda bir saptama yapıyor. Peki, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aşk varken ona inanıp inanmamak gibi bir derdimiz, sorunumuz olmaz sanırım. Yaşıyoruzdur, içerisindeyiz... Aşk üzerine konuşmaya, sorular sormaya, inandırıcılığını tartışmaya başlamışsak onu elimizden kaçırmışız demektir, düşüncesiyle yetinmeye çalışıyoruzdur. Zihnimizin, zekâmızın yeteneği oranında, kelime hazinemiz, akıl yürütmelerimiz aracılığıyla aşkın gölgesi üzerinden aşkı anlamaya (bir yanıyla da yaşamaya) çalışıyoruzdur. Aşk üzerine ahkâm kesmekten yılabiliriz, ama aşktan yılgınlık duymayız. Dediğim gibi aşk halindeyken ahkâm falan da kesmeyiz zaten.

Hayat ritüelinin akıldışılığını gören Aynur’un düşüncelerine ne kadar katılıyorsunuz? Eğer katılıyorsanız, bu ritüellere sımsıkı sarılmamızı nasıl açıklıyorsunuz / yorumluyorsunuz?

Bu ritüellere sımsıkı sarılmayıp ne yapacağız? Yapacak başka bir şeyimiz olmadığında, bizden önce belirlenmiş, yapılagelmiş, ritüelleşmiş şeyleri yineleyip durarak geçiririz zamanı. Bize öğretilmiş, zamanla içselleştirdiğimiz şeyler bu ritüeller. Kimi zaman işe de yarar, hakkını yememek lazım. Başkalarıyla ilişkilerimiz çoğu zaman verili kalıpların varlığı sayesinde sürmüyor mu? Herkese kendimizi açabileceğimiz, bize kendini açan herkesi kabul edebileceğimiz bir toplumsallık içerisinde yaşamıyoruz, o zaman kendimizin gölgesiyle başkasının gölgesinin iletişimine izin verip idare etmek gerekiyor. Bu da bir başka denge oyunu, bir tür cambazlık. Bunu çok başarıyla yapanlar olduğu gibi, beceriksiz adımlarla düşe kalka, yaralanarak sürdürmeye çalışanlar da var.

Ahmet’i düşünürsek, işi olmayan, işsiz insanın duyduğu ağırlıkla, içten içe yaptığı işe inanmayan insanın duyduğu ağırlık arasında ne türden bir farklılık var sizce? Var mı?

Baştan şunu kabul etmeliyiz. Para diye bir şey var. Geçim derdi, dünyanın gailesi dünyanın uğultusunun en derin seslerinden biri. Kimsenin geleceğine güvenle bakamadığı bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla işsiz insan parasız olmanın ağırlığını her an duyacaktır. Öteki, sevmediği bir işi sürdürüyor da olsa, ihtiyaçlarını giderecek parayı elinde tuttuğu ve elinde tutmayı sürdüreceğine inandığı için daha rahattır, daha farklı bir ağırlıktır duyduğu. Ne var ki yaşanan ekonomik krizler bu rahatlığı da aldı elimizden. Bir işimiz olacağının güvencesini duyamıyoruz artık. Yitirecek bir şeyimiz olduğunu fark etmeye başladık. Bu durumda belki de duyulan ağırlıklar benzeşmeye başlıyordur. Kriz zamanlarıyla normal zamanlar da benzeşiyor bu noktada. Kriz zamanlarının ağır havasını normal zamanlarda da duymaya başladık. Bu da krizin arızi değil kalıcı olduğunu gösteriyor. Normal zamanlar dediğimiz zamanlar hakikaten normal zamanlar olsa, bunları bu sıklıkta krizler takip etmez.

Ahmet’in ruh durumundan yola çıkarak soruyorum: Bulunduğu yerde olmak istememekle dünyanın uğultusu arasında bir bağlantı var mı sizce?

Çoğu zaman nerede olmak istediğimizi bilmiyoruz. Tek bildiğimiz bulunduğumuz yerde olmak istemediğimiz. İşsiz insanla çalışan ama işini sevmeyen insanın benzeştiğinden söz ettik az önce. Sevdiği işi yapmayan biri kendini gerçekleştirmekten, yaratıcı etkinliklerde bulunmaktan uzaktır. Dünya daha fazla uğuldamaz mı o zaman?

İnsanların kendilerini güvende hissetmeleriyle etik arasında nasıl bir ilişki var sizce? “Biz” ve “onlar” alanı siyasetin ve ideolojinin gerçekten de temelinde duruyor. Sizce hangi koşullarda siyaset ve ideoloji “hepimiz”, “herkes” alanına kayabilir? Bunun etik ve toplumsal koşulları nelerdir?

“Hepimiz” diye siyasi anlamdaki yekpare bir bütünden ancak sınıfsız toplumda söz edebiliriz sanırım. Bu da siyasete ve ideolojiye gerek duymayacağımız bir noktadır. Öte yandan, evrensel insan hakları konusunda bile uzlaşmanın sağlanamadığı günümüz toplumsal-siyasal ortamında, bu evrensel hakların hepimiz, herkes için geçerli olmasını talep ettiğimizde bile bizim gibi düşünmeyenlerle çatışma içerisine giriyoruz. Siyaset bugün bu noktadaki tartışmalar üzerinden sürüyor. Az önce de söyledim ya, herkesin oy hakkını savunanlar, herkesin ekmek yeme hakkı söz konusu olunca yan çiziyorlar. Üstelik eşit oy hakkını bile içselleştirmiş değiliz. Bir profesörün oyu ile bir çobanın oyunun eşit olup olmadığı konusunda bile uzlaşmış değiliz. Bu konularda uzlaşmamız gerek önce. Çobanın oy hakkı bizimkiyle eşit, ama onun beslenme, sağlık ve eğitim hakkı da bizimkiyle aynı olmadıkça çok şey eksik kalacak. Rekabet koşulları karşısında hepimiz eşitmişiz gibi bir hava yaratılıyor. Bilmem hangi çoban memlekete reisicumhur olmuş. Evet, olmuş, ama yüz binlercesi de nasıl koşullarda yaşıyor ve ölüyor. Üstelik rekabet özgürlük değil tutsaklık getiriyor. Rekabet edebilmek için farklılıklarımızdan vazgeçmemiz gerekiyor. Farklılıklarımızı koruyabileceğimiz, siyasal hakların yanı sıra ekonomik ve sosyal haklar bakımından da eşit olduğumuz koşullarda, belki bir parça daha yekpare bir “hepimiz”den söz etmek mümkün olabilir.

Pek çoğumuz için iyi okul, iyi iş, kendini güvende hissetmek için yeterli. Bazılarımız için değil. Bu amaç ve hedef, insani değerlerle ne kadar örtüşüyor sizce?

Gelinen noktada, bu saydıklarınız çoğumuz için yeterli olmayacak gibi görünüyor. Yeni bir kriz korkusuyla kendini güvensiz hissedenler giderek artıyor. İnsani değerlerin ne olduğu konusunda da tanımımı olumsuzundan yola çıkarak yapma yanlısıyım. Robotik değerlerden söz etmiyorsak insani değerlerden söz ediyoruzdur. Bizi birörnek yapmayacak, yaratıcılığımızı hayata geçirmemize izin verecek, başkalarına zarar verme pahasına bir şeyler edinmeyi göze almamızın gerekmeyeceği bir dünya özleminden söz ediyorum. Günümüz dünyasına hâkim olan ve bize empoze edilen amaç ve hedeflerle pek örtüşmüyor sanırım bunlar.

Ahmet kendine bakarken “Bir film olsaydı yaşadıkları, ya da bir roman. Çoktan sıkılırdı izleyici de, okur da. Salon boşalmış, kitap bir kenarda unutulmuş olurdu” yorumunu yapıyor. Sıkıcılığın, sıkıntının romanı ya da filmi okuyucu ya da izleyici bulmaz mı sizce?

Ahmet’in romanı da bir yanıyla sıkıcı. . Normal zamanda olsun, kriz zamanında olsun Ahmet’in pırıltılı dış görünüşünün altında sıkıcı bir hayatı olduğunu görüyoruz. Hayatlarımızın nasıl da sıkıcılaştığını, bu sıkıcılığın krizlerle ilgisi olmadığı anlatmak istedim Dünyanın Uğultusu’nda... Bu sıkıcılıktan kurtulmak için bizi eğlendirecek şeyler arıyoruz çoğunlukla. Sinemada da, edebiyatta da aradığımız böyle şeyler artık. Kendi hayatlarındaki sıkıcılıkla yüzleşmeye cesaret edebilenler içinse sinema ve edebiyatın başka anlam ve işlevleri var. Bu gibi izleyici ve okurun itibar ettiği eserleri “eğlence sektörü”nde değerlendirmiyoruz zaten.

Yaşadıkları karşısında “kader”den “gen” nedenselliğine geçen insanın duyuş ve düşünüşü özsel olarak da değişiyor mu sizce? Değişiyorsa, bu gelecekteki insanın yaşama değerlerinde bir değişime hatta dönüşüme yol açar mı dersiniz?

Kader karşısında da, gen karşısında da elimizden gelen çok şey yok. Ama arada büyük bir fark var. Kaderimizde ne olduğunu bilme şansımız yok, ama genlerimizi bir ölçüde bilebiliriz ve kendimizi koruyacak şeyler yapabiliriz. Şunu da unutmamak gerekir. Yaşadıklarımızın, başımıza gelenlerin ardında hangi nedenselliğin izini arıyor olursak olalım, esas olan yaşadıklarımız karşısında alacağımız tutumdur. Genlerine en kaderci kişilerden daha bağnazca tutsak olanlar yok mu? Ya da kendi iradesiyle yapıp edeceklerinin sorumluluğunu tam anlamıyla alan, ama yapıp ettiklerinin kendi kaderi olduğuna inananlar? Aldığımız tutum, inandıklarımızdan daha önemli görünüyor bana.

Romanın sonlarına doğru Ahmet, “İster inan, ister inanma. Aynı nehre bir daha girilir. Bir daha yanıp tutuşulur. Daha önce yaşananlar görmezden gelinir, geceler boyu kaçan uykular, kurgular, kuruntular... Hiçbir uğultu çalınmaz kulağa – sadece kalbin ritmi” diyor. Bu saptama bir çaresizlik duygusunun yanı sıra bir isyan tınısını da barındırıyor içten içe... Bir roman kişisinin çaresizlik ve isyan arasında salınması, okuru da dönüp kendine bakması açısından kışkırtıyor... Bu konuda siz neler söylersiniz? Gerçekten bir tekrardan mı ibaret hayatımız?

Evet, öyle, ama bunun için çok üzülmemiz gerekmiyor. Daha doğrusu, canımızı esas sıkması gereken benzer şeyler yaşıyor olmak değil, tekdüze bir tekrar duygusuna kapılıyor olmamız. Şunu da gözden ırak tutmamak gerek. Yaşadıklarımız belki tekrardan ibaret, ama tekrarı yok bu yaşadıklarımızın. Biricik bir deneyim bu. Yeniden doğuşa inananlar bile aynı hayatı yeniden yaşayacağımızı söylemiyorlar. Kalbin ritminin bütün sesleri, uğultuları bastıracağı anlar yaşamayı sürdürebiliriz, benzerini daha önce yaşamış olsak da... Kendimize yakıştırdığımız hikâyelerimize çok kulak asmamak gerekiyor; her an yeni bir hikâye kuruluyor, her an yeni bir hikâyenin içerisindeyiz esasında. Tekrar duygusuna kapılmak da, bizi bekleyen yeni deneyimi biricik bir deneyim olarak yaşamak da bizim elimizde.

“Kendini çoğu gün yokmuş gibi hissetmenin iyi yanının hiçbir yarışın içinde olmamak olduğunu fark” eden Aynur için varoluş noktası/noktaları tam da bu hissedişte mi acaba? Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Aynur gibi bir roman kişisi yaratmanızın arka planını bizimle paylaşır mısınız?

Aynur, durmadan canını sıkan, öfkelendiren insan, kurum, ya da değer yargılarının karşısında, onlar gibi olmadığını fark ettiği zamanlarda bir parça soluk alabiliyor. Ahmet’te olmayan bir cesaret var Aynur’da. “O da değil, bu da değil, peki ne?” diyebiliyor. “Peki ne?” Bu soruyu sormak, bir yanıt bulamamaya da hazır olmaktır; cesaret ve açıklık gerektiren bir duruştur bu. Şunu da biliyoruz: “Peki ne?” sorusuna yanıt bulamadığında da, dönüp daha önce reddettiği yanıtları kabullenmeyecek Aynur. Biz çoğu zaman bu denli açık değiliz, bizden önce verilmiş yanıtları benimseyiveriyoruz, sonra da bizimle aynı yanıtı vermiş olanlarla bir “biz” kurup, bizden olmayanlara karşı çıkıyoruz. Dünyanın Uğultusu’nda ucundan bir parçasını anlatmaya çalıştığım 1990’ların (hatta 2000’lerin) toplumsal atmosferi, “Peki ne?” sorusuna verilmiş sayısız yanıttan, bu yanıtların bileşkesinden oluşuyor. Bu yanıtlar arasında hayli muhalif yanıtlar da var üstelik. Aynur, sahici olmayı “bir şey” olmaya yeğliyor. Bir şey olanların dünyasında işi zor, kendini hemen bir yere atanlar arasında yeri yok onun - yersiz yurtsuz. Ahmet’in hassas dengeler kurmak pahasına ihmal ettiği, işsiz kalıp da kendi hayatını sorguladığında uzaktan anımsar gibi olduğu yanına hitap eden biri... Sanırım Ahmet bu nedenle beklenenden fazla ilgi gösterdi Aynur’a.

8 Şubat 2009 Pazar

KAPİTALİST DÜNYANIN HUZURSUZLUĞU: DÜNYANIN UĞULTUSU - SİBEL ORAL


Taraf, 8 Şubat 2009


Hikâyeci olarak tanıdığımız 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi Behçet Çelik'in ilk romanı Dünyanın Uğultusu Kanat Kitap tarafından yayımlandı.Süssüz, yalın anlatımı ve temiz bir Türkçe ile hikâyelerinde olduğu gibi bu ilk romanında da derinde olana kulak kabartan Behçet Çelik kapitalizmin dişli çarkları arasında "kıpırtısız", "yaşamasız" kalan insanların yaşadıkları ama aslında bir yandan da direndikleri huzursuz bir dünyayı resmediyor. Taşra ile şehir arasında kalmış olan Ahmet'in iki kadın arasında erkek kaygıları baskın gibi görünse de, sosyo ekonomik koşulları, koşulsuzlukları, aidiyetleri, toplum içerisindeki duruşları ve dünyayı algılayışları açısından ele aldığımızda, iki kadın arasında kalmaktan çok, iki dünya arasında kalmış olduğunu açıkça görüyoruz. Eşit acıları, kıpırtısızlıkları, işsizliği, paranın gücünü, huzursuzluğu ve yaşamasızlığı bunalım uçurumundan çekivererek sade, akıcı bir dille aktaran Behçet Çelik'le ilk romanı Dünyanın Uğultusu hakkında konuştuk.
Dünyanın Uğultusu’na dek hep hikâye yazdınız. Hikâyeden romana geçmenizi tetikleyen bir şey oldu mu yoksa süreç doğal mı gelişti?
* Dünyanın Uğultusu’nun arka planındaki ruh halini yazmak epeydir aklımdaydı. Bir önceki kitabım Gün Ortasında Arzu’nun ilk bölümündeki gibi birbiriyle ilişkili hikâyelerden oluşabileceğini düşünüyordum. Başlarda roman fikri yoktu. Roman yazmak için geniş zamanlar gerektiğini düşünüyordum. Konu kafamda olgunlaştıkça hikâyenin uygun form olmadığını anladım. O günlerde bir arkadaşımın beni roman konusunda “tetiklediğini” söyleyebilirim, yazabileceğim konusunda beni cesaretlendirdi. Kalemle kâğıdı elime alıp başladığımda roman olmasına karar vermiştim.
Ben yazar ile kahramanları arasında mutlak derin bir bağ olduğunu düşünüyorum. Zaten hikâyelerin yaratım sürecinde şüphesiz aynı yastığa baş koyuyor ve belki kaldırımda yan yana yürüyorsunuz. Sizin hikâyelerinizdeki kahramanlarınızla aranız nasıl?
* Severim onları, en azından anlarım. Onları yapmak istemeyecekleri şeyleri yapmaya zorlamam. Hoş zorlasam da yapmazlar ya, yapamazlar. Pek yargıladığım da söylenemez. Galiba onları anladığımı hissettiren bir dille hikâyeleri kaleme aldığım için, okuyanlar da çok acımasız yargılarda bulunmuyorlar. Kahramanların sessizliklerinin bazen çıldırtıcı olabildiğini söyleyenler oluyor. Geveze olacaklarına sessiz sedasız tutum almalarından hoşnutum.
Halen editörü olduğunuz Virgül dergisinde Vüs’at O. Bener’in Dost – Yaşamasız kitabı için yazdığınız ‘Hayırlı Boşluk’ başlıklı yazıda; “Bener’in hikâye kahramanlarında, insanların iç dünyalarındaki yoksulluğu örtmek için yaratıp inandıkları süslü örtüler bulunmaz” diyorsunuz. Benzer bir durumun sizin kahramanlarınız için de geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?
* Bu süslü örtüleri kaldırmayı seviyorum, daha doğrusu, örtülerin süslü olduğunu ya da bir örtü olduğunu göstermeyi. Örtünün altında ne olduğunu pek belirtmeden, bazen örtünün altındakileri sezdirerek, örtünün her zaman örtmeyi başaramadığının altını çizmek istiyorum. Sadece iç dünyalarımızdaki yoksullukları örten süslü örtüler değil sözünü ettiğim, gündelik hayatlarımız, ilişkilerimiz de örtülerle dolu. Sevgi sözcüklerimizden saygı duruşlarımıza, sessizliklerimizden gevezeliklerimize pek çok şey daha alttaki, daha sahici olanların üzerini örtüyor. Dipte kaynayıp duranların üzerini ancak taştığı zaman görebileceğimiz mekanizmalarla örtmüş durumdayız. Taşma anını değil, daha öncesini, ama bir şeylerin kaynayıp durduğunu da hissettirerek yazmaya çalışıyorum.
Sizin hikâyeleriniz sanki hiç sonlanmıyor gibi. Bir sonraki kitabınızda ya da başka bir sayfada sürecekmiş hissi veriyor. Belki çok gerçek, gündelik hayatın ve kaygıların derinine girdiği için bitmiyor ve sanki devamı okurda sürüyor gibi...
* Her şeyin anlatıcı tarafından bilindiği, her şeyin apaçık anlatıldığı metinler yerine okurun daha az edilgen olduğu hikâyeleri seviyorum. Okurun bir bulmacayı çözmesini istiyor değilim ama, algı kapılarımızın daha açık olmasının bir yolu da edebiyat gibi görünüyor bana. Önceki soruda dediğim gibi, derinde olana kulak kabartmayı önemsiyorum. Bu tarz biraz da böyle bir kaygının sonucu.
Romanınızdaki ekonomik krizle günümüzde yaşanan ekonomik krizin aynı döneme denk gelmesi için bir tesadüf diyebilir miyiz?
* Bir yanıyla tesadüf; romanı yayınevine geçen sene Mart’ta teslim etmiştim, kriz ise sonbaharda dünyayı etkilemeye başladı. Ama bir yanıyla tesadüf değil, birazcık Marksizm okumuş olanlar, kapitalizmin periyodik olarak benzer krizler yaşayacağını bilirler. Toplumsal arka planında ekonomik kriz bulunan bir roman da bir zaman sonra bir ekonomik krize tesadüf edecektir. Romanın arka planında krizin bulunmasının nedeni kriz zamanlarıyla normal zamanların birbirinden hem çok farklı, hem de bir hayli aynı olduğunu göstermek istemem. Kriz zamanlarıyla normal dediğimiz zamanların birbirini koşulladıklarını düşünüyorum. Normal dediğimiz zamanlar gerçekten normal olsa, bunları krizler izlemez. Normal olan bir kriz hali esasında; ama biz bunun farkına nadiren varıyoruz.
Ahmet işsizliğinin ilk gününde şehirle yeniden tanışıyor sanki. Oysa geçmişinde taşradan gelmiş ve şehrin renklerine karışmayı öğrencilik yıllarında çoktan kafasına koymuş biri olarak görüyoruz. Sanki arada bir yerde kalmış gibi.
* Ahmet işsiz kalmadan önce on beş yıl, belki daha da fazla bir süre çalışmış biri. Çalıştığı yıllar boyunca aynı şehirde yaşamış olsa da, hafta içi gündüzleri şehrin neye benzediğini unutmuş, haftasonlarında ya da akşamları gittiği yerler de başka yerler olmuş. Dolayısıyla işsiz günlerini geçirdiği şehir onun o çok iyi bildiği şehir değil. İşsizlik, ekonomik olduğu kadar toplumsal ve psikolojik yeni durumlara neden oluyor. Daha tasarruflu yaşaması gerekiyor, biraz bunun sonucu olarak, biraz da çalışmıyor olmanın ve geleceğe eskisi kadar güven içerisinde bakamamanın sonucunda daha ürkek, daha çekingen oluyor. Haklısınız; yıllar boyunca alıştığı koşullarla, bir gün kendini içerisinde bulduğu, alışması gereken yeni koşullar arasında bir yerlerde kalıyor.
Ayla ve Aynur’la karşılaşması sanki onu daha erkek kaygılara ve arayışlara yöneltiyor. İşsizliğinin ilk günlerinde kendine dair kaybettiği zamanla yüzleşmeyi ve belki o kıpırtısızlığı yenmeyi deneyecekti ama olmadı ya da başka bir türlüsü oldu.
* Ahmet’i tipik bir beyaz yakalı olarak kurgulamadım. Birçok yönüyle tipik özellikleri olmasına karşın, ayrıksı yanları da olan biri. Ayrıksı yanlarının onu daha sahici kılacağını düşündüm. Özellikle kırkına geldiği halde evlenmemiş olması ona ilişkin ipuçları veriyor. Arkadaşlarının girdiği döngüye girmemiş, ayak diremiş gibi, ama bir yandan da sürüden ayrı olmanın sıkıntılarını da hissetmeye başlamış. İşsiz kalmadan önce de dengesi bir parça bozulmuş. İlişkisini sürdürememiş, iş hayatının kuralları canına tak etmeye başlamış... İşsizlik onda eski zamanlarına dönmüşlük hissi uyandırıyor. Parası olmasa da, gündelik hayatın sıkıcı döngüsünden kurtuluyor, aylaklığı tadıyor. Yıllar önce içerisinde kendini mutlu hissettiği kalıpları, eski ilişki biçimlerini yeniden yaşayabileceğini umuyor. Bunlar ona başlarda iyi de geliyor. Ne var ki, Ahmet Marx okumadığı için tarihin tekerrür edebileceğini, ama bunun ilkinde trajedi ikincisinde komedi olacağını öngöremiyor.
Ayla ile Aynur’un aidiyetleri, toplum içerisindeki duruşları ve dünyayı algılayışları birbirinden çok uzak ve ters. Ahmet’in ortada kaldığı durum iki kadının ortasında kalmaktan çok başka bir şey değil mi?
* Çok haklısınız. O iki kadın Ahmet’in iki ayrı dünyasına hitap ediyor. Biri, arkadaşlarıyla benzeştiği tipik yanına, öbürü onlardan ayrıldığı ayrıksı yanına. Bulunduğu noktada her iki dünyaya da uzak üstelik. Bir ayağı içeride bir ayağı dışarıda olan kişi aslında ne içeridedir ne dışarıda. Ne var ki çoğu zaman içeridekiler içeride sanır, dışarıdakiler dışarıda. Ahmet de arada kalmışlık duygusu içerisinde bir zaman sonra ayaklarını bastığı zeminden bile emin olamamaya başlıyor. Bedeni dışında bir yol göstericisi kalmıyor, bedenin çağrısıyla, arzularıyla hareket etmeye kalkıyor. Arzularımızın da bizden önce belirlendiğini unutmamak gerek. Kendimizle sahici bir ilişkimiz yoksa bedenimizin çağrısının sahici bir yol gösterici olduğunu söyleyebilir miyiz?
Aynur yer yer Ahmet’in romandaki baskınlığını ele geçiriyor sanki...
* Roman üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılıyor. Bununla birlikte, Ahmet’e çok yakın, onun omuz başından anlatılıyor. Kimi bölümlerdeyse Aynur’un omuz başına atlayıp onun gözünden bakıyoruz. Dolayısıyla Aynur da romanın bir başka önemli kişisi, diyebiliriz. Onun baktığı açı olmadan, sadece Ahmet’in baktığı yerlerden baktığımızda dünyanın uğultusunu işitsek de bir şeye benzetemeyiz sanırım. Ahmet’in aklıyla, zekâsıyla kavramaya çalıştığı şeyleri Aynur, biraz öfkeli de olsa, hisleriyle tartıyor. Dünyanın gidişinin akıldışı olduğunu baştan görmüş çünkü.
Az önce “Kahramanların sessizliklerinin bazen çıldırtıcı olabildiğini söyleyenler oluyor.” dediniz. Ben bunu Aynur’da hissettim. Tuhaf bir sessizlik vardı onda...
* Ahmet’in nispeten geveze bir zihni var. Dediğim gibi, aklıyla ölçüp biçmeye çalışıyor olup bitenleri. Aynur akıldışının hâkim olduğunu çoktan görmüş. Sessizliği bundan. Anlamaya çalışmak, çözümlemek yerine hislerine güveniyor. Bu onu daha sahici ve sağlam yapıyor – daha mutlu değil. Ama onun mutlu olmak gibi bir beklentisi de yok. Başkalarının mutluluk sandığı şeyin kötü bir karikatür olduğunu iyi biliyor.
Dünyanın Uğultusu için kapitalist sistemi, kadın erkek ilişkilerini, eski dostlukların özlemini, birey olarak kadını ve erkeğin huzursuzluğunu sorgusuz, yargısız ve yanıtsız aktarıyor diyebilir miyiz?
* Kapitalizmin insan türüne verdiği en büyük zarar, her şeyin bir değişim değeri olduğuna ilişkin ideolojiyi yaygınlaştırmış ve bunun aksinin imkânsız olduğunu kabul ettirmiş olması. Değil aşk ilişkileri, aile ilişkileri bile “yürek titreten duygu dolu peçesi yırtılmış ve düz para ilişkisine indirgenmiş” durumda. Kendimizi bile ancak para ediyorsak, ettiğimize inanıyorsak seviyoruz! Yaşanan ekonomik krizin nedeni sadece gayrimenkul ve türev piyasalarındaki değişimler midir? Gezegenin kendisi dâhil, her şeyin alınır satılır olduğuna her geçen gün daha çok inanıyor olmamızın hiç mi etkisi yok bunda? Böyle bir algı hâkimken kadınla erkeğin huzurlu ilişkileri ne ölçüde mümkün olabilir? Kuşkusuz, Dünyanın Uğultusu bu soruları sormayı ya da yanıtlamayı amaçlamıyor. Böyle bir dünyada yaşayan birkaç kişinin neyi nasıl algıladıklarını, ruh hallerinin nice olduğunu görmeye çalıştığı söylenebilir.
Tüm bu iç ve dış huzursuzluklara rağmen roman bir bunalım romanı değil. Huzursuzluklar bile dimdik ayakta. Bu durum karakterlerin gücünden mi kaynaklanıyor yoksa sadece sizin bakış açınızdan mı?
* Karakterlerle bir ilgisi olabilir bunun. Ahmet’in bütün şapşallıklarının yanında kendine yöneldiğinde bir hayli alaycı olabilen zekâsıyla, Aynur’un olup bitenlere bir parça dışarıdan bakabilmesine imkân tanıyan aidiyetsizliği bunda etkili olmuş olabilir. Bunlar olmasaydı kendilerini her an her yerde mağdur hisseden bunalımlı tipler olup çıkabilirlerdi.