11 Ocak 2009 Pazar

Dünyanın Uğultusu

Behçet Çelik'in Romanı
Dünyanın Uğultusu


KANAT KİTAP, Ocak 2009, 240 sayfa

“İster inan, ister inanma. Aynı nehre bir daha girilir. Bir daha yanıp tutuşulur. Daha önce yaşananlar görmezden gelinir, geceler boyu kaçan uykular, kurgular, kuruntular... Hiçbir uğultu çalınmaz kulağa - sadece kalbin ritmi. Bu da uzun sürmez, çok fazla soru birikmiştir stokta: Ne istiyor bu kadın benden? Akıllı mı, deli mi? Seviyor mu, eğleniyor mu? Sevişecekler mi? Telaş yoktur yine de; yanıtsız soruların bile sevildiği ender anlardan biridir. Bunların dışındaki bütün sorular çocukçadır -akılmış, inançmış; ortalama olmakmış ya da olmamakmış- hepsinin bir yanıtı vardır, yoksa da bulunur. Soru bile sayılmazlar. Sonra bu an da geçer. Böyle bir anın yaşandığı da unutulur – uğultu!”

“Büyük bir acı vardı payımıza düşen, kimisi bunu büyük parçalar halinde çekiyordu, kimisi ufaltıp düşük dozlarda alıyordu. Bir farkı yoktu, bu acıyı öyle ya da böyle çekmenin. Annesi de aynı acıdan mustaripti, ablası da, kendisi de, abisi de... Şu kornaya asılıp yolun bir an önce açılmasını isteyen adam da... Acının miktarı değildi, insanın bunu nasıl yaşadığı, bunun acısını başkalarından çıkarıp çıkarmadığıydı önemli olan. İnsanlar eşit diyenler haklardan, özgürlüklerden söz ediyorlardı, en büyük eşitlik aynı acıyla kavrulmanın ortaklığıydı. Bunu anlatabilmek gerekiyordu insanlara. Hiçbir siyasetçinin aklına gelmez miydi bu? Gelmezdi, gelemezdi, herkes kendi acısıyla meşguldü. Ya da bu acının yerine koyduğu meşguliyetleri vardı herkesin.”

1 yorum:

  1. O Behçet Çelik ki…


    Mevsimlerden yazdı. Mahsun bir cumartesi, belki de temmuz. Geberiyordum yalnızlıktan. O da benim gibi Yazyalnızıydı biliyordum. Telefona sarıldım. Ya memlekete gittiyse diye endişeleniyordum bir yandan. “Alo” deyince karşıdaki ses, Toroslar’dan bir ağaç gölgesi serinliği doldurdu içimi. Buluştuk. Biz İki Deli Derviş arşınlarken Kadıköy’ün ıssız sokaklarını, bu birden bire,”Hadi içelim,” demesin mi. Yüzüne baktım. “Oğlum, Gün Ortasında bu ne içme arzusu lan,” dedim. “Ne olmuş, ben de deliyim biraz Herkes Kadar,” dedi. Yana yana birahane aramaya koyulduk; bir tane bulduk sonunda: Düğün Birahanesi. Çok aramışlar mıdır bu adı, diye geçirdim içimden. Girdik. Biralar geldi. Bardağın yüzeyindeki buğuyu seviyordu eliyle, düşünürken. Başlangıçta çok istekli değilsem de keyfim gelmişti doğrusu kafama duman yürüdükçe; bir türkü bile söyledim ufaktan. Dudağında acı bir gülüşle bakıyordu yüzüme; bakıyordu ya, gördüğünden emin değilim. Garson üçüncü biraları getirmişti. “Ne düşünüyorum biliyor musun?” dedi. “Şu Dünyanın Uğultusu birdenbire susuverse…” Şaşarak bakmış olmalıyım yüzüne.“Ona ölmek denir oğlum,” dedim, sesimden korktum sonra. “E, anlatsana,”derken, gözlerindeki ıslaklığı fark ettim. Onu ilk defa ağlarken görüyordum. “Nooldu şimdi durup dururken?” Dudağının kenarındaki o acı gülümseme silinmişti. “Şuramda bir Diken Ucu Var, batar durur ne zamandır,” dedi. O günden sonra benim de sol yanımda, o diken ucuyla hakkedilmiş Soluk Bir An titrer durur.

    YanıtlaSil